وَمَآ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ وَلَا نَبِىٍّ إِلَّآ إِذَا تَمَنَّىٰٓ أَلْقَى ٱلشَّيْطَٰنُ فِىٓ أُمْنِيَّتِهِۦ فَيَنسَخُ ٱللَّهُ مَا يُلْقِى ٱلشَّيْطَٰنُ ثُمَّ يُحْكِمُ ٱللَّهُ ءَايَٰتِهِۦ · لِّيَجْعَلَ مَا يُلْقِى ٱلشَّيْطَٰنُ فِتْنَةً لِّلَّذِينَ فِى قُلُوبِهِم مَّرَضٌ وَٱلْقَاسِيَةِ قُلُوبُهُمْ · وَلِيَعْلَمَ ٱلَّذِينَ أُوتُوا۟ ٱلْعِلْمَ أَنَّهُ ٱلْحَقُّ مِن رَّبِّكَ فَيُؤْمِنُوا۟ بِهِۦ فَتُخْبِتَ لَهُۥ قُلُوبُهُمْ
Ve mâ erselnâ min kablike min rasûlin ve lâ nebiyyin illâ izâ temennâ elka'ş-şeytânü fî ümniyyetih · Fe-yensehu'llâhu mâ yulkı'ş-şeytânü sümme yuhkimu'llâhu âyâtih · Va'llâhu alîmün hakîm · Li-yec'ale mâ yulkı'ş-şeytânü fitneten li'llezîne fî kulûbihim maradun ve'l-kāsiyeti kulûbühüm · Ve inne'z-zâlimîne le-fî şikākın baîd · Ve li-ya'leme'llezîne ûtü'l-ılme ennehü'l-hakku min rabbike fe-yü'minû bihî fe-tuhbite lehû kulûbühüm
"Senden önce hiçbir elçi ve peygamber göndermedik ki, o bir şey temenni ettiğinde / okuduğunda şeytan onun temennisine / okuduğuna bir şey atmış olmasın. Allah şeytanın attığını giderir, sonra âyetlerini sağlamlaştırır. Allah bilendir, hikmet sahibidir. Şeytanın attığını, kalplerinde hastalık bulunanlar ve kalpleri katılaşmış olanlar için bir sınama kılsın diye; ve kendilerine ilim verilenler onun Rabbinden gelen gerçek olduğunu bilsinler, ona inansınlar ve kalpleri ona boyun eğsin diye."
Bu ayet, tefsir tarihinde bir rivayetle ilişkilendirilmiştir. Necm'de bu mesele işlendi ve orada benimsenen tavır burada da aynen korunuyor. Necm'deki kayıtları tekrarlıyorum:
- Meseleyi atlamıyorum, çünkü STYLE gereği ihtilaf gizlenmez.
- Rivayet, hadis tenkidi geleneğinde yaygın olarak reddedilmiştir; senedlerinin kopukluğu (mürsel oluşu) ve muttasıl bir yolla sabit olmaması gerekçe gösterilir. Bu hükmü nakil olarak veriyorum.
- İddia edilen cümlenin lafzını aktarmıyorum.
- Rivayetin ayrıntıları üzerinde spekülasyon yapmıyorum.
Ve buraya bir şey daha ekliyorum, çünkü bu ayet o rivayetin dışında kendi başına anlaşılabilir bir ayettir:
Ayetin kendisi bir olay anlatmıyor. Ayette ne bir kişi adı, ne bir vakit, ne bir yer geçiyor. Cümle genel bir kural biçiminde kurulmuş: ve mâ erselnâ min kablike min rasûlin ve lâ nebiyyin illâ … — yani "istisnasız bütün elçiler ve peygamberler için geçerlidir".
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: cümlenin kalıbı umumîdir. Belirli bir hadiseye bağlanması, ayetin kendi lafzından değil, dışarıdan gelen bir rivayetten doğar.
- مَنَىٰ (menâ) — takdir etti, ölçtü, biçti. - مَنِيَّة — ölüm; "takdir edilmiş olan". - أُمْنِيَّة (ümniyye), çoğulu أَمَانِىّ — temenni, kuruntu.
| Birinci okuma | İkinci okuma | |
|---|---|---|
| Temennâ | Arzu etti, diledi | Okudu — metni seslendirdi |
| Ümniyye | Temennisi, dileği | Okuduğu şey |
| Dayanak | Kökün yaygın anlamı: takdir etmek, dilemek | Dilcilerin kaydettiği ikinci kullanım: temennâ'l-kitâbe — kitabı okudu |
| Ayetin anlamı | Elçi bir şey dilediğinde, şeytan o dileğe bir şey karıştırır | Elçi okuduğunda, şeytan okunanın etrafına bir şey atar |
İkinci anlamın (okumak) Arapçada bulunduğu dilciler tarafından kaydedilir. İki okumayı da aktarıyorum ve tercih dayatmıyorum.
Kaydedilmesi gereken şey şudur: hangi okuma alınırsa alınsın, ayetin ikinci yarısı değişmiyor. Fe-yensehu'llâhu mâ yulkı'ş-şeytânü sümme yuhkimu'llâhu âyâtih — atılan şey giderilir, âyetler sağlamlaştırılır.
ن-س-خ kökü: bir şeyi giderip yerine başkasını koymak; ve kopyalamak. Dilciler iki anlamı da kaydeder: nesh hem "iptal" hem "istinsah"tır.
ح-ك-م kökü: sağlamlaştırmak, engellemek. Kökün somut anlamı hakeme — atın ağzına takılan gem: hayvanı tutan, kontrol eden şey. Buradan hüküm, hikmet, muhkem gelir.
İki fiilin sırası kaydedilmelidir ve bunu bir dizim gözlemi olarak veriyorum: önce giderme, sonra sağlamlaştırma. Ve arada sümme var — aralık bildiren edat.
Yani ayet iki ayrı iş sayıyor: karışan şeyin çıkarılması ve metnin pekiştirilmesi. İkincisi birincinin tekrarı değil; ayrı bir işlem.
| Kim | Kalbin hâli | Sonuç |
|---|---|---|
| Ellezîne fî kulûbihim maradun | Hastalık | Fitne — sınama |
| El-kāsiyeti kulûbühüm | Katılık | Fitne — sınama |
| Ellezîne ûtü'l-ılme | — | Fe-tuhbite lehû kulûbühüm — boyun eğme |
Ve iki hastalık cinsi ayrılmış: marad (hastalık — işleyen ama bozuk) ve kasve (katılık — hiç işlemeyen). İkisi ayrı ayrı sayılıyor.
فَتُخْبِتَ لَهُۥ قُلُوبُهُمْ — خ-ب-ت kökü otuz dördüncü ayette işlendi: habt — alçak, düz arazi; ihbât — alçalmak, boyun eğmek. İki geçişin ortak noktası kalptir.
Yirmi ayet arayla aynı kök: biri kişiyi adlandırıyor, öteki o adlandırmanın nerede gerçekleştiğini söylüyor.
Ve elli dördüncü ayetteki sıra kaydedilmelidir: ya'leme (bilsinler) → yü'minû (inansınlar) → tuhbite (boyun eğsin). Üç aşama: bilgi, iman, kalbin yatışması.
Bu sıra, Bakara 2/260'ta işlenen ayrımla uyumludur: orada iman ile itmi'nân ayrılmış ve "biri kabuldür, öteki içe yerleşmedir" diye kaydedilmişti. Burada aynı ayrım üç basamak hâlinde veriliyor. Oraya dayanıyorum.