وَعَلَّمْنَٰهُ صَنْعَةَ لَبُوسٍ لَّكُمْ لِتُحْصِنَكُم مِّنۢ بَأْسِكُمْ فَهَلْ أَنتُمْ شَٰكِرُونَ · وَلِسُلَيْمَٰنَ ٱلرِّيحَ عَاصِفَةً تَجْرِى بِأَمْرِهِۦٓ إِلَى ٱلْأَرْضِ ٱلَّتِى بَٰرَكْنَا فِيهَا وَكُنَّا بِكُلِّ شَىْءٍ عَٰلِمِينَ · وَمِنَ ٱلشَّيَٰطِينِ مَن يَغُوصُونَ لَهُۥ وَيَعْمَلُونَ عَمَلًا دُونَ ذَٰلِكَ وَكُنَّا لَهُمْ حَٰفِظِينَ
Ve allemnâhu san'ate lebûsin leküm li-tuhsineküm min be'siküm, fe-hel entüm şâkirûn · Ve li-Süleymâne'r-rîha âsıfeten tecrî bi-emrihî ile'l-ardılletî bâraknâ fîhâ, ve künnâ bi-külli şey'in âlimîn · Ve mine'ş-şeyâtîni men yeğûsûne lehû ve ya'melûne amelen dûne zâlik, ve künnâ lehüm hâfizîn
"Ona, sizi kendi şiddetinizden koruyacak bir zırh yapma sanatını öğrettik. Şimdi şükrediyor musunuz? · Süleymân'a da, emriyle bereketli kıldığımız yere doğru esip giden fırtınalı rüzgârı verdik. Biz her şeyi biliriz. · Şeytanlardan da onun için dalgıçlık yapanları ve bundan başka işler görenleri boyun eğdirdik. Onları gözetip tutan bizdik."
Lebûs — ل-ب-س kökü, fe'ûl kalıbı: giyilen şey. Kalıp, "ile yapılan şey" anlamını verir (rekûb — binilen hayvan, halûb — sağılan hayvan). Klasik tefsirlerde kelimenin burada zırh anlamına geldiği yaygın olarak kaydedilir.
Kıraat farkı nakledilir: li-tuhsineküm (öznesi lebûs ya da sanat), li-yuhsineküm (öznesi Dâvûd ya da Allah), li-nuhsineküm ("biz sizi koruyalım diye"). İmam adı vermiyorum. Anlamın yönü değişiyor ama korunanlar aynı: muhataplar.
Ve şimdi ayetin en dikkat çekici yerine geliyorum ve bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı zamirdir:
Zırh, dışarıdan gelen bir tehlikeye karşı değil, muhatapların kendi şiddetine karşı tanımlanıyor. Ayet "düşmanınızın gücünden" demiyor.
| İfade | Kime ait |
|---|---|
| li-tuhsineküm — sizi korusun | Muhataplar |
| min be'siküm — sizin şiddetinizden | Yine muhataplar |
İki zamir de aynı kişilere dönüyor. Yani ayet, savaş aletini bir savunma değil, insanın kendi ürettiği tehlikeye karşı bir tedbir olarak adlandırıyor.
Be's — ب-أ-س kökü: şiddet, zorluk, savaştaki güç. Kelime Kur'an'da hem savaş gücü hem sıkıntı için kullanılır — ve bu sûrenin on ikinci ayetinde azap için geçmişti: fe-lemmâ ehassû be'senâ. Aynı kelime, biri Allah'a biri insana nispet edilmiş. Sûre içinde doğrulanabilir bir tekrardır.
فَهَلْ أَنتُمْ شَٰكِرُونَ — ve soru, isim cümlesiyle kuruluyor: hel entüm şâkirûn — "şükredenler misiniz?" Fiil cümlesi (hel teşkürûn) değil. Nahivciler bu farkı kaydeder: isim cümlesi sübût (yerleşiklik) bildirir. Yani sorulan şey bir davranış değil, bir hâl.
Ve dizim nüktesi kaydedilmelidir: rüzgâr âsıfe (fırtınalı) diye niteleniyor ama fiili tecrî (akar) — yumuşak bir fiil. Ve yönü belirli: ile'l-ardılletî bâraknâ fîhâ.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: ayet, şiddetli olanın yönlendirilmiş olduğunu söylüyor. Sıfat şiddeti, fiil düzeni bildiriyor.
Ve otuz beşinci ayetle bağı kaydediyorum: sûre orada şerle ve hayırla sınamadan söz etmişti. Süleymân'a verilenler dizinin hayır tarafını, üç ayet sonra gelecek olan Eyyûb ise şer tarafını temsil ediyor. Bunu kendi okumam olarak veriyorum, dayanağı iki kıssanın sûredeki yan yana duruşudur.
| Görüş | Lehüm kim |
|---|---|
| 1 | Şeytanlar — onların işlerini gözetiyor, kaçmalarına izin vermiyorduk |
| 2 | Süleymân ve yanındakiler — onları şeytanların zararından koruyorduk |
| 3 | Yapılan işler — bozulmaktan koruyorduk |
Yeğûsûne — غ-و-ص kökü: suya dalmak. Ğavvâs — dalgıç. Ayet ne çıkarıldığını söylemiyor; ben de söylemiyorum.