قُلْ إِنَّمَآ أُنذِرُكُم بِٱلْوَحْىِ وَلَا يَسْمَعُ ٱلصُّمُّ ٱلدُّعَآءَ إِذَا مَا يُنذَرُونَ · وَلَئِن مَّسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِّنْ عَذَابِ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ يَٰوَيْلَنَآ إِنَّا كُنَّا ظَٰلِمِينَ
Kul innemâ ünziruküm bi'l-vahy, ve lâ yesmeu's-summü'd-duâe izâ mâ yünzerûn · Ve lein messethüm nefhatün min azâbi rabbike le-yekūlünne yâ veylenâ innâ künnâ zâlimîn
"De ki: 'Ben sizi ancak vahiyle uyarıyorum.' Ama sağırlar, uyarıldıklarında çağrıyı işitmezler. · Rabbinin azabından bir esinti onlara dokunuverse, mutlaka: 'Vay bize! Biz gerçekten zalimlerdik' derler."
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı beşinci ayettir: orada muhataplar âyet — görünür bir işaret — istemişti. Burada cevap veriliyor: elimdeki tek şey vahiydir. Yani ayet, elçinin elindeki aracın ne olmadığını da söylüyor.
Furkān 25/56 ve Sebe' 34/28'de elçiliğin kapsamı iki ayrı kelimeyle veriliyordu; bu ayet ise aracını veriyor. Üçü birlikte yüz yedinci ayette tablolanacak.
وَلَا يَسْمَعُ ٱلصُّمُّ ٱلدُّعَآءَ — bu cümlenin benzeri Rûm 30/52'de işlendi: fe-inneke lâ tüsmiu'l-mevtâ ve lâ tüsmiu's-summe'd-duâ. Oraya dayanıyorum.
| Rûm 30/52 | Enbiyâ 21/45 | |
|---|---|---|
| Fiil | lâ tüsmiu — IV. bâb: duyuramazsın | lâ yesmeu — I. bâb: duymazlar |
| Özne | Peygamber | Sağırlar |
| Ne söylüyor | Elçinin gücünün sınırı | Muhatabın hâlinin sonucu |
Ve kırk altıncı ayet, sûrenin en ince dizimlerinden biridir. Cümlede üç ayrı azaltma üst üste geliyor:
| Öge | Kök | Ne azaltıyor |
|---|---|---|
| messet | م-س-س | Dokunmak — çarpmak değil, değmek |
| nefhatün | ن-ف-ح | Bir esinti — kokunun ya da rüzgârın hafif bir salınımı |
| min azâbi | — | Min teb'îz: azabın bir parçası |
Nefha — kök ن-ف-ح: hafifçe esmek, koku yayılmak. Nefeha't-tîb — güzel koku yayıldı. Ve kelime tâlıdır (nefha, nefh değil): Arapçada tâü'l-vahde tek bir kereyi bildirir — "bir tek esinti".
Ve karşılığında ne söyleyecekleri veriliyor: yâ veylenâ innâ künnâ zâlimîn — on dördüncü ayette helâk edilen şehrin söylediği cümlenin aynısı.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı iki cümlenin birebir aynı olmasıdır: kırk altıncı ayet, on dördüncü ayette fiilen olan şeyi, farazî ve en küçük ölçekte tekrarlıyor. Yani sûre şunu gösteriyor: en hafif temas, en ağır helâkin ürettiği cümlenin aynısını üretiyor.
م-س-س kökünün hafifliği Sâd 38/41'de kaydedilmişti: "kelimenin ayırıcı yanı, hafifliğidir: mess, bir şeye değmektir — çarpmak, vurmak değil." Oraya dayanıyorum. Ve aynı fiil bu sûrenin seksen üçüncü ayetinde Eyyûb için kullanılacak: messeniye'd-durr.