أَمِ ٱتَّخَذُوا۟ مِن دُونِهِۦٓ ءَالِهَةً قُلْ هَاتُوا۟ بُرْهَٰنَكُمْ هَٰذَا ذِكْرُ مَن مَّعِىَ وَذِكْرُ مَن قَبْلِى · وَمَآ أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ إِلَّا نُوحِىٓ إِلَيْهِ أَنَّهُۥ لَآ إِلَٰهَ إِلَّآ أَنَا۠ فَٱعْبُدُونِ
Emi'ttehazû min dûnihî âliheh, kul hâtû burhâneküm, hâzâ zikru men maiye ve zikru men kablî, bel ekseruhüm lâ ya'lemûne'l-hakka fe-hüm mu'ridûn · Ve mâ erselnâ min kablike min rasûlin illâ nûhî ileyhi ennehû lâ ilâhe illâ ene fa'büdûn
"Yoksa O'ndan başka ilâhlar mı edindiler? De ki: 'Delilinizi getirin! İşte benimle beraber olanların zikri, işte benden öncekilerin zikri.' Hayır, onların çoğu hakkı bilmiyor; bu yüzden yüz çeviriyorlar. · Senden önce hiçbir elçi göndermedik ki ona, 'Benden başka ilâh yoktur, öyleyse bana kulluk edin' diye vahyetmiş olmayalım."
Hâtû — isim fiil, "getirin" anlamında. Burhân — kesin, tartışılmaz delil. Dilciler kelimeyi berihe (parlamak, apaçık olmak) ile ilişkilendirir; burhân, karanlıkta bırakmayan delildir.
Ve kaydedilmesi gereken şey, talebin karşı tarafa yöneltilmiş olmasıdır. Beşinci ayette muhataplar fe'lye'tinâ bi-âyeh demişti — "bize bir işaret getirsin". Burada aynı yapı tersine dönüyor: hâtû burhâneküm.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı iki ayetin ortak kalıbıdır: biri gösterilecek bir şey istiyor, öteki savunulacak bir şey. İki talep aynı cinsten değil.
هَٰذَا ذِكْرُ مَن مَّعِىَ وَذِكْرُ مَن قَبْلِى — ve delil olarak sunulan şey metindir. Zikr kökünün sûredeki dördüncü halkası burada.
| Okuma | Anlam |
|---|---|
| 1 | "Bu Kur'an, benimle olanların kitabı; önceki kitaplar da benden öncekilerin" — iki kitap |
| 2 | "Bu, benimle olanların da benden öncekilerin de anıldığı zikirdir" — tek kitap, iki içerik |
| 3 | Zikr burada öğüt anlamındadır: "hem çağdaşlarıma hem öncekilere verilen öğüt" |
بَلْ أَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ ٱلْحَقَّ فَهُم مُّعْرِضُونَ — ve mu'ridûn sûrede ikinci kez. Birinci ayette gaflete bağlanmıştı; burada bilgisizliğe bağlanıyor: lâ ya'lemûne'l-hakka fe-hüm mu'ridûn. Fâ sebep bildiriyor.
Ve yirmi beşinci ayet, sûrenin kırk sekizinci ayetinde başlayacak olan peygamber dizisinin hükmünü önceden veriyor.
Ve mâ erselnâ min kablike min rasûlin illâ nûhî ileyhi… — yedinci ayetin kalıbıyla birebir aynıdır: ve mâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim.
| Ayet | Ortak kalıp | Vurgu |
|---|---|---|
| 7 | ve mâ erselnâ … illâ … nûhî | Elçilerin cinsi: insandırlar |
| 25 | ve mâ erselnâ … illâ nûhî | Vahyin içeriği: tek ilâh |
Ve dizim nüktesi: cümle fa'büdûn ile bitiyor — çoğul emirle. Oysa vahyedilen tekil bir elçidir (ileyhi). Yani hitap, aktarılan sözün içinde muhataba geçiyor. Aynı geçiş doksan ikinci ayette bir kez daha yapılacak: ve enâ rabbüküm fa'büdûn. İki ayet aynı kelimeyle bitiyor ve arada bütün peygamber dizisi duruyor.