وَلَقَدْ قَالَ لَهُمْ هَٰرُونُ مِن قَبْلُ يَٰقَوْمِ إِنَّمَا فُتِنتُم بِهِۦ وَإِنَّ رَبَّكُمُ ٱلرَّحْمَٰنُ فَٱتَّبِعُونِى وَأَطِيعُوٓا۟ أَمْرِى · قَالُوا۟ لَن نَّبْرَحَ عَلَيْهِ عَٰكِفِينَ حَتَّىٰ يَرْجِعَ إِلَيْنَا مُوسَىٰ · قَالَ يَٰهَٰرُونُ مَا مَنَعَكَ إِذْ رَأَيْتَهُمْ ضَلُّوٓا۟ · أَلَّا تَتَّبِعَنِ أَفَعَصَيْتَ أَمْرِى
Ve lekad kāle lehüm Hârûnü min kablü yâ kavmi innemâ fütintüm bih, ve inne rabbekümü'r-rahmânü fettebiûnî ve etîû emrî · Kālû len nebraha aleyhi âkifîne hattâ yercia ileynâ Mûsâ · Kāle yâ Hârûnü mâ meneake iz raeytehüm dallû · Ellâ tettebian, efe-asayte emrî
"Andolsun, Hârûn onlara daha önce şöyle demişti: 'Ey kavmim! Siz bununla sınanıyorsunuz. Sizin Rabbiniz Rahmân'dır. Bana uyun ve emrime itaat edin.' · 'Mûsâ bize dönünceye kadar buna tapmaktan vazgeçmeyeceğiz' dediler. · Mûsâ dedi ki: 'Ey Hârûn! Onların saptıklarını gördüğünde seni ne alıkoydu · benim yolumu izlemekten? Emrime karşı mı geldin?'"
Yani ayet, olayları anlattıktan sonra geri dönüyor ve Hârûn'un uyarısının buzağıya tapılmadan önce yapıldığını kaydediyor. Bu, Mûsâ'nın doksan ikinci ayetteki sorusundan önce okuyucuya verilmiş bir bilgidir.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı min kablü kaydıdır: metin, Hârûn'un savunmasını kendi savunmasından önce yapıyor. Yani okuyucu, Mûsâ'nın sorusunu duyduğunda cevabı zaten biliyor.
Fitne kökü kırkıncı ayette (ve fetennâke fütûnâ) işlendi ve orada sûredeki dört geçişi tablolandı. Burada üçüncü geçiş: Hârûn olayı doğru adla adlandırıyor — bu bir sapma değil, bir sınamadır.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: buzağı karşısında hatırlatılan isim, azabı değil merhameti bildiren isimdir. Ve Meryem'de kaydedildiği üzere, bu isim korku ve sığınma anlarında çağrılan addır.
İki emir: ittibâ' (uymak) ve itâat (emre uymak). Ve bu iki kelime, doksan ikinci ve doksan üçüncü ayetlerde Mûsâ'nın sorusunda aynen geri dönecek: ellâ tettebian ve efe-asayte emrî.
| Kim | İfade | Kime |
|---|---|---|
| Hârûn (90) | Fe'ttebiûnî ve etîû emrî | Kavme |
| Mûsâ (92-93) | Ellâ tettebian … efe-asayte emrî | Hârûn'a |
Aynı iki kelime, iki ayrı ağızda. Bu, sûre içinde doğrulanabilir bir tekrardır ve bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: Hârûn'un kavminden istediği şey, Mûsâ'nın Hârûn'dan istediği şeyle aynı kelimelerle ifade ediliyor. Ve doksanıncı ayet, Hârûn'un o iki şeyi zaten talep etmiş olduğunu okuyucuya bildirmiştir.
ع-ك-ف kökü: bir şeyin başında sürekli durmak, ayrılmamak. Aynı kökten itikâf gelir. Kök Şuarâ 26/71'de (fe-nezallü lehâ âkifîn) işlendi; oraya dayanıyorum.
Ve kelime doksan yedinci ayette geri gelecek: ilâhikellezî zalte aleyhi âkifâ. Aynı kelime, biri kavmin ısrarı, öteki Sâmirî'nin durumu için.