فَرَجَعَ مُوسَىٰٓ إِلَىٰ قَوْمِهِۦ غَضْبَٰنَ أَسِفًا
Fe-racea Mûsâ ilâ kavmihî ğadbâne esifâ, kāle yâ kavmi elem yaıdküm rabbüküm va'den hasenâ, efe-tâle aleykümü'l-ahdü em eradtüm en yehılle aleyküm ğadabün min rabbiküm fe-ahleftüm mev'ıdî · Kālû mâ ahlefnâ mev'ıdeke bi-melkinâ ve lâkinnâ hummilnâ evzâran min zîneti'l-kavmi fe-kazefnâhâ fe-kezâlike elka's-sâmiriyy · Fe-ahrace lehüm ıclen ceseden lehû huvârun fe-kālû hâzâ ilâhüküm ve ilâhü Mûsâ fe-nesiye · Efe-lâ yeravne ellâ yerciu ileyhim kavlen ve lâ yemlikü lehüm darran ve lâ nef'â
"Mûsâ, kızgın ve üzgün olarak kavmine döndü. 'Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaatte bulunmamış mıydı? Süre size uzun mu geldi, yoksa Rabbinizden bir gazabın üzerinize inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz sözden döndünüz?' dedi. · Dediler ki: 'Sana verdiğimiz sözden kendi isteğimizle dönmedik; fakat o halkın süs eşyalarından yükler taşıtılmıştık; onları attık. Sâmirî de böyle attı.' · Derken onlara böğürmesi olan bir buzağı heykeli çıkardı. 'Bu, sizin de Mûsâ'nın da ilâhıdır' dediler; ama o unuttu. · Onun kendilerine bir söz döndüremediğini, kendilerine ne bir zarar ne de bir fayda verebildiğini görmüyorlar mıydı?"
غَضْبَان — kök غ-ض-ب: öfke. Kalıp fa'lân — Arapçada bu vezin, kişiyi doldurup taşıran bir hâli bildirir (ceû'ân — açlıktan kıvranan, ğadbân — öfkeyle dolu).
أَسِف — kök أ-س-ف: hüzün ve öfkenin bir arada bulunduğu hâl. Dilciler kelimeyi şiddetli üzüntü ya da çaresizlikten doğan kızgınlık olarak açıklar; ikisinin birleşimi olduğu da kaydedilir. Kelime Yûsuf 12/84'te de geçer (yâ esefâ alâ Yûsuf).
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: metin, dönen kişinin ruh hâlini iki kelimeyle kaydediyor — ve ikincisi öfkeyi tek başına bırakmıyor. Öfkenin yanında üzüntü de anılıyor.
Ve bu, doksan dördüncü ayette Hârûn'un vereceği cevabın zeminidir: o cevap, öfkeli bir insana söylenen bir cümledir.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: cevap, olayı kendi iradeleri dışında göstermeye çalışıyor. Ve ardından gelen iki cümle bunu tamamlıyor: hummilnâ (bize yüklendi — meçhul) ve fe-kezâlike elka's-sâmiriyy (Sâmirî de böyle attı).
Yani cevabın üç öğesi de sorumluluğu başka bir yere taşıyor: irade dışılık, meçhul fiil, ve bir başkasının örneği. Bu, metinden doğrulanabilir bir yapıdır.
أَوْزَار — vizrin çoğulu, kök و-ز-ر: ağır yük. Yirmi dokuzuncu ayette vezîr kelimesi bahsinde aynı kök işlendi. Ve kelimenin seçimi kaydedilmeye değer: süs eşyaları "yük" olarak adlandırılıyor.
| Kelime | Ne bildiriyor |
|---|---|
| İcl | Buzağı — neyin biçimi |
| Cesed | Ceset, gövde — ruhsuz cisim |
| Lehû huvâr | Böğürmesi olan — çıkan ses |
Cesed kelimesi kaydedilmelidir: Arapçada cesed, ruhu olmayan gövde için kullanılır. Yani ayet, nesneyi tarif ederken canlı olmadığını kelimeyle söylüyor.
خُوَار — kök خ-و-ر: sığırın böğürmesi. Kelime Kur'an'da yalnız burada ve A'râf 7/148'de geçer.
Sesin nasıl çıktığı Kur'an'da söylenmiyor. Klasik tefsirlerde çeşitli izahlar nakledilir (rüzgârın geçtiği bir düzenek, bir hile, ya da başka açıklamalar). Bu tefsirde bunlara girilmiyor; metin susuyor.
Metinden doğrulanabilir olan şudur ve kaydediyorum: ayet sesi bir mucize olarak değil, nesnenin bir özelliği olarak anıyor — ve hemen ardından o sesin ne kadar işe yaradığını soruyor: ellâ yerciu ileyhim kavlen.
Cümlenin en tartışmalı yeri budur ve ihtilaf gizlenmemelidir. Fe-nesiye — "unuttu". Fâili söylenmiyor.
| Okuma | Nesiye kim | Ne demek |
|---|---|---|
| 1 | Sâmirî | Kendi durumunu, hakkı ya da doğruyu unuttu |
| 2 | Sâmirî — nisyân burada "terk etti" anlamında | Doğru yolu bıraktı |
| 3 | Buzağıya tapanlar | Mûsâ'nın kendilerine bildirdiğini unuttular |
Ancak bir metin verisi kaydediyorum: ن-س-ي kökü bu sûrenin omurgalarından biridir (52, 88, 115, 126 — 20/49-52 bahsinde tablolandı). Ve buradaki geçiş, o dizinin ikinci halkasıdır. Yani hangi okuma alınırsa alınsın, sûre buzağı olayını nisyân kelimesiyle adlandırmış oluyor — ve yüz on beşinci ayette Âdem kıssasını aynı kelimeyle adlandıracak.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı ikinci tamlamadır: sapma, burada bir inkâr olarak değil, bir yer değiştirme olarak kuruluyor. Aynı ilâh iddia ediliyor — yalnız görünür bir cisme bağlanıyor. Ve seksen dokuzuncu ayetin sorusu tam bu noktaya iniyor: o cisim ne cevap verebiliyor ne fayda ne zarar.
Enbiyâ, Şuarâ 26/72-73 ve Sâffât'de aynı ölçü işlendi (hel yesmeûneküm iz ted'ûn · ev yenfeûneküm ev yedurrûn). Oraya dayanıyorum: ölçü, işitme ve fayda-zarardır. Tâhâ, bu ölçüye bir madde daha ekliyor: ellâ yerciu ileyhim kavlen — "söz döndürememek".