2/145-147 — "Hiçbir delil kâr etmez"
"Kendilerine kitap verilenlere her türlü delili getirsen de senin kıblene uymazlar; sen de onların kıblesine uyacak değilsin. Onlar birbirlerinin kıblesine de uymazlar. Sana gelen ilimden sonra onların arzularına uyarsan, o zaman sen de zalimlerden olursun. Kendilerine kitap verdiklerimiz onu, oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. İçlerinden bir grup ise gerçeği bile bile gizler. Gerçek Rabbindendir; sakın şüphe edenlerden olma."
| Cümle | Ne söylüyor | |
|---|---|---|
| 1 | mâ tebiû kıbletek | Onlar senin kıblene uymaz |
| 2 | ve mâ ente bi-tâbiin kıbletehüm | Sen de onlarınkine uymazsın |
| 3 | ve mâ ba'duhüm bi-tâbiin kıblete ba'd | Ve onlar birbirlerininkine de uymazlar |
İlk iki cümle beklenendir: karşılıklı bir ayrılık tarif ediyorlar. Üçüncüsü ise bütün tartışmayı bitiriyor.
Çünkü itiraz şu varsayıma dayanıyordu: doğru bir kıble vardır ve ondan ayrılmak sapmadır. Ama itiraz edenler kendi aralarında da aynı yöne dönmüyorlar. Yani ortada üzerinde birleşilmiş bir ölçü yok; her grubun kendi yönü var.
Bunu bir mantık gözlemi olarak kaydediyorum: bir talebin samimiyeti, talep edenin o talebi kendi içinde uygulayıp uygulamadığına bakılarak ölçülebilir. Üçüncü cümle tam bunu yapıyor.
بِكُلِّ ءَايَةٍ — "her türlü delille." Cümle le-in ile kurulmuş, yani bir farazî şarttır: en uç ihtimal varsayılıyor. Ve sonuç değişmiyor. Bu, sûrenin 6. ayetindeki tespitin bir uygulamasıdır: "uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir." Orada da mesele delilin yetersizliği değildi.
أَهْوَاء — hevânın çoğulu. Kök ه-و-ي, sûrenin 87. ayetinde işlendi: düşmek, aşağı doğru inmek; hâviye (uçurum) aynı kökten. Arapça, arzuya "insanı aşağı çeken şey" adını vermiştir.
Ve kelimenin çoğul gelmesi, üçüncü cümledeki tespitle birleşiyor: tek bir hevâ değil, ehvâ. Her grubun kendi yönü olmasının sebebi de bu — heva birleştirmez, çünkü her hevanın kendi yönü vardır. Buna karşılık cümlenin sonunda gelen ٱلْعِلْم tekildir.
وَلَئِنِ ٱتَّبَعْتَ أَهْوَآءَهُم… إِنَّكَ إِذًا لَّمِنَ ٱلظَّٰلِمِينَ — uyarının muhatabı Peygamber'in kendisidir.
Bu, Kur'an'ın en dikkat çekici üslup özelliklerinden biridir ve sûrede birkaç kez görülür. En sert kayıtlar, karşı tarafa değil kendi tarafına konuyor. Nitekim aynı sûrede "kitabı okuyup durduğunuz halde kendinizi unutuyor musunuz?" (2/44) de kendi muhataplarına söylenmişti.
Ve kaydın gerekçesi belirtiliyor: min ba'di mâ câeke mine'l-ılm — "sana ilim geldikten sonra." Sûrenin en çok tekrarlanan ölçüsü bir kez daha: mesele bilgisizlik değil, bilinenle yapılan iştir.
146. ayetin bu benzetmesi, Kur'an'da bir kez daha aynı lafızla geçer (En'âm 6/20).
Benzetmenin seçtiği alan dikkat çekicidir. Bir insanın kendi çocuğunu tanıması, öğrenilmiş bir bilgi değildir: kalabalıkta arayıp bulmak için düşünmeye gerek yoktur, yanılma payı yoktur, delil istemez. Tanıma burada kesinliğin en gündelik biçimi olarak seçiliyor.
Yani ayet "biliyorlardı" demiyor; "tanıyorlardı" diyor. Bilgi ile tanıma arasındaki fark budur: bilgi öğrenilir ve unutulabilir; tanıma, bakınca olan şeydir.
| Görüş | yaʿrifûnehû kimi/neyi gösteriyor | Dayanağı |
|---|---|---|
| Peygamber | Kendilerine bildirilmiş vasıflarından tanıyorlar | Ayetin muhatabı Peygamber'dir; En'âm 6/20'de de aynı bağlam |
| Hak / kıble meselesi | Kıble değişiminin doğruluğunu tanıyorlar | Siyak kıbledir; sonraki cümle "hakkı gizlerler" diyor |
وَإِنَّ فَرِيقًا مِّنْهُمْ لَيَكْتُمُونَ ٱلْحَقَّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ — ve yine ayrım korunuyor: bir grup. Sûrenin 99, 105, 121. ayetlerinde görülen titizlik burada da sürüyor; hüküm topluluğun tamamına kapatılmıyor.
ٱلْحَقُّ مِن رَّبِّكَ — cümle isim cümlesidir ve haber, mübtedaya doğrudan bağlanmıştır: "hak, Rabbindendir." Fiil yok, zaman yok — bir durum bildiriliyor.
مُمْتَرِين — kök م-ر-ي. Dilciler kökün somut anlamını hayvanın memesinin sağmak için tekrar tekrar sıvazlanması olarak kaydeder (merâ'n-nâkate); mirâ' ve imtirâ' buradan gelir: bir meseleyi didikleyip durmak, çekiştirmek, şüpheye düşmek. Bu ilişkilendirmeyi dilcilerin kurduğu şekliyle aktarıyorum.
Kalıp VIII. bâbdır (iftiâl) ve Arapçada bu bâb genellikle fiile bir çaba ve kasıt katar. Yani imtirâ, kendiliğinden gelen bir tereddüt değil; şüphenin üzerine gidilmesi, kurcalanmasıdır.
Ve bu, sûrenin ikinci ayetiyle halka kuruyor: orada kitap için lâ raybe fîh — "onda şüphe yoktur" denmişti. Yüz kırk beş ayet sonra aynı fikir, bu kez muhataba dönük bir kayıt olarak geliyor: metinde şüphe yoksa, şüphe okuyanda üretilmemelidir.
Uyarının yine Peygamber'e yöneltilmesi, 145. ayetteki kalıbın tekrarıdır. Sûrenin bu kesiminde ölçü sürekli kendi tarafına uygulanıyor — karşı tarafın tavrı anlatıldıktan sonra, aynı riskin kendisi için de var olduğu kaydediliyor.