وَٱضْرِبْ لَهُم مَّثَلَ ٱلْحَيَوٰةِ ٱلدُّنْيَا كَمَآءٍ أَنزَلْنَٰهُ مِنَ ٱلسَّمَآءِ فَٱخْتَلَطَ بِهِۦ نَبَاتُ ٱلْأَرْضِ فَأَصْبَحَ هَشِيمًا تَذْرُوهُ ٱلرِّيَٰحُ · ٱلْمَالُ وَٱلْبَنُونَ زِينَةُ ٱلْحَيَوٰةِ ٱلدُّنْيَا وَٱلْبَٰقِيَٰتُ ٱلصَّٰلِحَٰتُ خَيْرٌ عِندَ رَبِّكَ ثَوَابًا وَخَيْرٌ أَمَلًا
"Onlara dünya hayatının örneğini ver: gökten indirdiğimiz su gibidir; yerin bitkisi onunla karışır, sonra rüzgârların savurduğu çer çöp hâline gelir. Mal ve çocuklar dünya hayatının süsüdür; kalıcı olan sâlih ameller ise Rabbinin katında hem sevapça hem ümitçe daha hayırlıdır."
هَشِيم — kök ه-ش-م: kırılıp ufalanmak. Vâkıa 56/65 ve Zümer 39/21'de aynı süreç hutâm kelimesiyle işlendi; Kamer 54/31'de heşîmi'l-muhtazir geçmişti. Üç sûre aynı sonu üç kelimeyle anlatıyor.
تَذْرُوهُ ٱلرِّيَٰحُ — zerv: savurmak. Zâriyât'de sûre adı vesilesiyle ذ-ر-و kökü işlendi; oraya dayanıyorum.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı sıfatın kendisidir: karşıtlık iyi/kötü değil — kalıcı/geçici. Mal ve çocuk kınanmıyor; "süs" diye adlandırılıyor (7. ayette yeryüzündekiler için kullanılan aynı kelime). Yani mesele, sürenin yanlış tahmin edilmesidir — ve bu, sûrenin dört kıssasının ortak konusudur.
وَخَيْرٌ أَمَلًا — "ümitçe de daha hayırlı." Ve bu, otuz altıncı ayetteki adamın cümlesiyle karşılaşıyor: ve le-in rudidtü ilâ rabbî le-ecidenne hayran minhâ münkalebâ — onun ümidi de vardı, ama yanlış yere bağlıydı.