قُلْ هَلْ نُنَبِّئُكُم بِٱلْأَخْسَرِينَ أَعْمَٰلًا · ٱلَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِى ٱلْحَيَوٰةِ ٱلدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا
"De ki: 'Amelleri bakımından en çok hüsrana uğrayanları size haber verelim mi? Onlar, dünya hayatında bütün çabaları boşa gitmiş olduğu hâlde, iyi iş yaptıklarını sanan kimselerdir.'"
Cümlenin yapısı kaydedilmelidir: iki hâl aynı anda bildiriliyor — dalle sa'yühüm (çabaları boşa gitti) ve yahsebûne ennehüm yuhsinûne sun'â (iyi yaptıklarını sanıyorlar).
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: ayet, kötü niyeti değil yanlış ölçüyü teşhis ediyor. Kişi çalışıyor, emek veriyor ve memnun. Eksik olan tek şey, çabanın nereye gittiğinin bilinmesi.
Ve bu, sûrenin altmış sekizinci ayetiyle birebir örtüşüyor: ve keyfe tasbiru alâ mâ lem tuhıt bihî hubrâ. Orada bilgisizlik sabırsızlık üretiyordu; burada yanlış bir güven üretiyor.
Fussilet 41/23'te (ve zâliküm zannüküm … erdâküm) ve Câsiye 45/24'te zannın helâk sebebi olduğu işlendi. Oraya dayanıyorum.
Ve yahsebûn fiili, sûrenin dokuzuncu ayetinde de geçmişti (em hasibte) ve on sekizinci ayette (ve tahsebühüm eykāzan ve hüm rukūd). Bu üç geçiş: biri okuyucuya, biri sahneye, biri kendilerine ait. Bu, sûre içinde doğrulanabilir bir örgüdür.