وَإِذَا قَرَأْتَ ٱلْقُرْءَانَ جَعَلْنَا بَيْنَكَ وَبَيْنَ ٱلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِٱلْـَٔاخِرَةِ حِجَابًا مَّسْتُورًا
Ve izâ kara'te'l-kur'âne cealnâ beyneke ve beyne'llezîne lâ yü'minûne bi'l-âhırati hicâben mestûrâ · Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhü ve fî âzânihim vakrâ … Nahnü a'lemü bimâ yestemiûne bihî iz yestemiûne ileyke ve iz hüm necvâ iz yekūlü'z-zâlimûne in tettebiûne illâ racülen meshûrâ · Unzur keyfe darabû leke'l-emsâle fe-dallû fe-lâ yestetîûne sebîlâ
"Kur'an okuduğunda, seninle âhirete inanmayanların arasına örtülü bir perde çekeriz. Onların kalpleri üzerine, onu kavramalarını engelleyen örtüler, kulaklarına da bir ağırlık koyarız… Seni dinlerken neyi dinlediklerini, kendi aralarında fısıldaşırken zalimlerin 'siz büyülenmiş bir adama uyuyorsunuz' dediklerini biz çok iyi biliriz. Bak, senin için nasıl örnekler verdiler de saptılar! Artık bir yol bulamıyorlar."
Terkip dilcilerin üzerinde durduğu bir yerdir: mestûr ism-i mef'ûldür — "örtülmüş". Perdenin kendisi örtülü olur mu?
| Okuma | İzah |
|---|---|
| 1 | Mestûr, ism-i fâil (sâtir — örten) anlamındadır; Arapçada bu kullanım vardır |
| 2 | Perde gerçekten görünmezdir — engel var ama gözle görülmüyor |
Ama ikinci okuma, ayetin bağlamıyla uyumludur ve bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: engel fiziksel değil. Muhataplar Kur'an'ı duyuyorlar — nitekim kırk yedinci ayet dinlediklerini açıkça söylüyor. Yani engel, işitmede değil kavramada.
Aynı iki kelime Fussilet 41/5'te muhatapların kendi ağzından geçmişti: kulûbünâ fî ekinnetin mimmâ ted'ûnâ ileyhi ve fî âzâninâ vakr — "kalplerimiz örtüler içinde, kulaklarımızda ağırlık var." Orada işlendi ve orada kaydedilmişti: muhatap kendini sağır ilan ediyordu.
| Yer | Kim söylüyor | İfade |
|---|---|---|
| Fussilet 41/5 | Muhataplar — kendileri | Kulûbünâ fî ekinnetin … ve fî âzâninâ vakr |
| İsrâ 17/46 | Metin — haber olarak | Cealnâ alâ kulûbihim ekinneten … ve fî âzânihim vakrâ |
Aynı iki kelime, birinde iddia birinde tespit. Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı iki ayetin kelime örtüşmesidir: metin, karşı tarafın kendi tarifini alıp doğruluyor.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum ve dayanağı kelimenin kendisidir: tepkiyi doğuran şey Allah'ın anılması değil — yalnız O'nun anılması. Ayet, itirazın tam yerini işaretliyor.
Ve aynı yapı Zümer 39/45'te işlenmişti (ve izâ zükirallâhü vahdehü'şmeezzet kulûbü'llezîne lâ yü'minûne bi'l-âhıra). İki ayet aynı tepkiyi aynı kayıtla anlatıyor — ve ikisinde de "âhirete inanmayanlar" ifadesi geçiyor. Bu, sûreler arası doğrulanabilir bir örtüşmedir.
نَجْوَىٰ — kök ن-ج-و: fısıldaşmak, gizli konuşmak. Kök Mücâdele'de ayrıntılı işlendi. Tekrarlamıyorum.
Ayette bir dizim nüktesi vardır: ve iz hüm necvâ — cümlede "fısıldaşırlarken" yerine doğrudan mastar kullanılmış. Arapçada bu, mübalağa bildirir: sanki kendileri fısıltıdan ibaret.
Aynı suçlama, sûrenin iki ucunda, iki ayrı elçiye. Bu, sûre içinde doğrulanabilir bir tekrardır ve 101. ayette ayrıca ele alınacak.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum: sûre, karşı tarafın kullandığı kelimeyi kaydedip, yüz ayet sonra aynı kelimenin çok daha eski bir örneğini gösteriyor. Yani itiraz yeni değil.
Kırk yedinci ayette bir örnek zaten aktarılmıştı: racülen meshûrâ. Kur'an başka yerlerde de bu tür nitelemeleri kaydeder (şair, kâhin, mecnun — Tûr, Hâkka ve Tekvîr'de işlendi).
Ve ayetin sonucu kaydedilmelidir: fe-dallû fe-lâ yestetîûne sebîlâ — "saptılar, artık bir yol bulamıyorlar."
Bu cümle Furkān 25/9'da birebir geçer (fe-dallû fe-lâ yestetîûne sebîlâ) ve orada aynı bağlamdadır: Peygamber'e yakıştırılan örneklerin ardından. Oraya dayanıyorum.
| Yer | Öncesinde | Cümle |
|---|---|---|
| Furkān 25/9 | Dört itiraz (4-8) | Fe-dallû fe-lâ yestetîûne sebîlâ |
| İsrâ 17/48 | Racülen meshûrâ (47) | Fe-dallû fe-lâ yestetîûne sebîlâ |
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: iki yerde de kaydedilen şey aynıdır — niteleme çabası, niteleyeni bir yere götürmüyor. Lâ yestetîûne sebîlâ: yol bulamama, örneklerin çokluğuna rağmen.