وَسَخَّرَ لَكُمُ ٱلَّيْلَ وَٱلنَّهَارَ وَٱلشَّمْسَ وَٱلْقَمَرَ وَٱلنُّجُومُ مُسَخَّرَٰتٌۢ بِأَمْرِهِۦٓ إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَٰتٍ لِّقَوْمٍ يَعْقِلُونَ · وَمَا ذَرَأَ لَكُمْ فِى ٱلْأَرْضِ مُخْتَلِفًا أَلْوَٰنُهُۥٓ إِنَّ فِى ذَٰلِكَ لَـَٔايَةً لِّقَوْمٍ يَذَّكَّرُونَ
Ve sehhara lekümü'l-leyle ve'n-nehâra ve'ş-şemse ve'l-kamer, ve'n-nücûmü müsahharâtün bi-emrih, inne fî zâlike le-âyâtin li-kavmin ya'kılûn · Ve mâ zeree leküm fi'l-ardı muhtelifen elvânüh, inne fî zâlike le-âyeten li-kavmin yezzekkerûn
"Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi; yıldızlar da O'nun buyruğuyla boyun eğmiştir. Akleden bir topluluk için bunda işaretler vardır. · Yeryüzünde sizin için yaydığı, renkleri farklı olan şeyleri de. Öğüt alan bir topluluk için bunda bir işaret vardır."
Kökün iki dalı vardır ve dilciler ikisini de kaydeder: boyun eğdirmek, bir işe koşmak (teshîr); ve alay etmek (sühriyye). Ortak fikir, dilcilerin izahına göre, bir şeyi kendi iradesi dışında kullanmaktır.
Kök Lokmân 31/20 ve 31/29'da işlendi (sehhara leküm mâ fi's-semâvâti ve mâ fi'l-ard); tekrarlamıyorum.
| Bölüm | İfade | Kalıp |
|---|---|---|
| 1 | Sehhara leküm el-leyle ve'n-nehâra ve'ş-şemse ve'l-kamer | Fiil cümlesi — leküm kaydıyla |
| 2 | Ve'n-nücûmü müsahharâtün bi-emrih | İsim cümlesi — leküm kaydı yok |
Fark açıktır ve metinden doğrulanabilir: gece, gündüz, güneş ve ay "sizin için" boyun eğdirilmiştir. Yıldızlar için bu kayıt düşülmemiş; onlar yalnızca "O'nun buyruğuyla boyun eğmiş" olarak anılıyor.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum, dayanağı leküm kaydının ikinci cümlede bulunmamasıdır: ayet, insana yarayanla insana yaramayanı ayırmıyor — ama insanın payını ayrıca işaretliyor. Yıldızlar da düzenin içindedir; ama onların düzeni insanın hizmetine indirgenmiyor.
Ve on altıncı ayette bu tamamlanacak: ve bi'n-necmi hüm yehtedûn — yıldızın insana bakan yüzü orada anılacak. Sûre içinde doğrulanabilir bir tamamlanmadır.
Kıraat kaydı: ve'n-nücûmü müsahharâtün ifadesinde bazı kıraatlerde ve'n-nücûme müsahharâtin okunduğu nakledilir — bu okuyuşta cümle isim cümlesi olmaktan çıkıp önceki fiile bağlanır. Anlam bakımından fark, yukarıda kaydedilen ayrımın kalkmasıdır. İki okuyuş da nakledilir; tercih dayatmıyorum ve yukarıdaki okumamın yaygın kıraate dayandığını belirtiyorum.
Kökün somut anlamı: tohum saçar gibi yaymak, çoğaltarak dağıtmak. Zürriyye — soy; aynı köke bağlandığı dilcilerce kaydedilir. Kök Mülk 67/24'te (hüve'llezî zereeküm fi'l-ard) geçti.
Bu terkip dizinde ayrıntılı işlendi. Fâtır (Melâike) 35/27-28'de terkip üç kez geçiyordu ve orada tablolandı:
| Alan | İfade | Nerede |
|---|---|---|
| Bitki | Semerâtin muhtelifen elvânühâ | Fâtır 35/27 |
| Taş | Cüdedün bîdun ve humrun muhtelifün elvânühâ | Fâtır 35/27 |
| Canlı | Mine'n-nâsi ve'd-devâbbi ve'l-en'âmi muhtelifün elvânühû | Fâtır 35/28 |
| Yerde yayılan her şey | Ve mâ zeree leküm fi'l-ardı muhtelifen elvânüh | Nahl 16/13 |
Dördüncü halka burasıdır ve farkı kaydedilmelidir: Fâtır'da terkip üç ayrı âlem için ayrı ayrı tekrarlanıyordu — bitki, taş, canlı. Nahl'de ise tek bir cümlede, ayrım yapılmadan veriliyor: mâ zeree leküm fi'l-ard — "yerde sizin için yaydığı şeyler."
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı iki ifadenin kapsamıdır: Fâtır ayırarak sayıyor, Nahl toplayarak. Ve Nahl'in cümlesinde bir kayıt daha var: leküm. Fâtır'da çeşitlilik bir gözlem konusuydu; Nahl'de bir nimet kalemi. Aynı olgu, iki ayrı sütuna yazılmış.
Ve Rûm 30/22'de aynı çeşitlilik dil ve renk üzerinden işlenmiş, orada Fâtır'ın renk listesiyle ve Hucurât 49/13 ile karşılaştırılmıştı. Oraya dayanıyorum ve buraya bir halka daha ekliyorum.