وَعَلَى ٱلَّذِينَ هَادُوا۟ حَرَّمْنَا مَا قَصَصْنَا عَلَيْكَ مِن قَبْلُ وَمَا ظَلَمْنَٰهُمْ وَلَٰكِن كَانُوٓا۟ أَنفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ
Ve ale'llezîne hâdû harramnâ mâ kasasnâ aleyke min kabl, ve mâ zalemnâhüm ve lâkin kânû enfüsehüm yazlimûn
"Yahudi olanlara da, daha önce sana anlattıklarımızı haram kılmıştık. Biz onlara zulmetmedik; onlar kendilerine zulmediyorlardı."
Kaydedilmelidir: ayet, bir önceki ayetteki yasağın (kendiliğinden helâl-haram ilan etmek) ardından geliyor.
Ve bir örnek veriyor: bir topluluğa özel olarak konmuş yasaklar. Yani ayet, hükmün kaynağının Allah olduğunu bir tarih örneğiyle gösteriyor.
Ve cümlenin sonu kaydedilmelidir: ve mâ zalemnâhüm ve lâkin kânû enfüsehüm yazlimûn. Bu cümle otuz üçüncü ayette birebir geçmişti. Sûre içinde doğrulanabilir bir tekrardır.
| Ayet | Cümle | Kim hakkında |
|---|---|---|
| 33 | Ve mâ zalemehümüllâhu ve lâkin kânû enfüsehüm yazlimûn | Geçmiş kavimler |
| 118 | Ve mâ zalemnâhüm ve lâkin kânû enfüsehüm yazlimûn | Bir topluluk — özel yasak konanlar |
Fark tek kelimededir: otuz üçüncü ayette Allâh açıkça anılıyor; yüz on sekizincide birinci çoğul şahıs kullanılıyor.
Metin içi delil şudur: ayetin konusu bir yasak listesidir, bir kimlik değerlendirmesi değil. Ve cümlenin ikinci yarısı, hükmü bir fiile bağlıyor: kânû enfüsehüm yazlimûn.
STYLE'ın maddesi burada aynen geçerlidir: "Bir etnik veya dinî grup hakkında toptan hüküm kurulmaz; ayetin tarif ettiği vasıflardır, kim o vasfı taşırsa ona dahildir." Ve Ankebût 29/46-47'de bu hassasiyetin nasıl korunduğu ayrıntılı işlendi; oraya dayanıyorum.