وَمَآ أَهْلَكْنَا مِن قَرْيَةٍ إِلَّا وَلَهَا كِتَابٌ مَّعْلُومٌ · مَّا تَسْبِقُ مِنْ أُمَّةٍ أَجَلَهَا وَمَا يَسْتَـْٔخِرُونَ
Ve mâ ehleknâ min karyetin illâ ve lehâ kitâbün ma'lûm · Mâ tesbiku min ümmetin ecelehâ ve mâ yeste'hırûn
"Helâk ettiğimiz her ülkenin mutlaka bilinen bir yazısı vardı. · Hiçbir ümmet ecelinin ne önüne geçebilir ne de onu geciktirebilir."
Buradaki kullanımı kaydedilmelidir: kitâb ile ma'lûm yan yana. Kelime bir belge adı olarak değil, bir belirlenmişlik olarak geliyor.
Ve cümlenin kalıbı bir hasrdır: ve mâ ehleknâ… illâ… — istisnasız. Yani helâk, ne kadar ani görünürse görünsün, bir vakit taşıyor.
Ve bir dizim nüktesi kaydedilmelidir: birinci fiil müennes tekil (tesbiku — ümmet için), ikinci fiil müzekker çoğul (yeste'hırûn).
Bunu bir dil gözlemi olarak kaydediyorum: cümle ümmet kelimesiyle başlıyor (topluluk — dişil), sonra topluluğu oluşturan kişilere geçiyor (çoğul). Yani ecel önce topluluğa, sonra fertlere bağlanıyor.
Aynı cümle A'râf 7/34 ve Yûnus 10/49'da da geçer; bu sûreler dizinde henüz işlenmedi, yalnız geçtikleri yerleri kaydediyorum.