وَتَرَى ٱلْمُجْرِمِينَ يَوْمَئِذٍ مُّقَرَّنِينَ فِى ٱلْأَصْفَادِ · سَرَابِيلُهُم مِّن قَطِرَانٍ وَتَغْشَىٰ وُجُوهَهُمُ ٱلنَّارُ · لِيَجْزِىَ ٱللَّهُ كُلَّ نَفْسٍ مَّا كَسَبَتْ ۚ إِنَّ ٱللَّهَ سَرِيعُ ٱلْحِسَابِ
Ve tera'l-mücrimîne yevmeizin mukarranîne fi'l-asfâd · Serâbîlühüm min katırânin ve tağşâ vücûhehümü'n-nâr · Li-yecziyallâhu külle nefsin mâ kesebet · İnnallâhe serîu'l-hisâb
"O gün suçluları, zincirlere birbirine bağlanmış görürsün. · Gömlekleri katrandandır; yüzlerini ateş kaplar. · Bu, Allah'ın herkese kazandığının karşılığını vermesi içindir. Allah hesabı çabuk görendir."
ق-ر-ن kökü: iki şeyi yan yana bağlamak. Karn — boynuz; karîn — yoldaş, yan yana olan; ikrân — birbirine bağlamak. Kelime Zuhruf 43/53'te (el-melâiketü mukterinîn) ve 43/36'da (fe-hüve lehû karîn) işlendi. Oraya dayanıyorum.
İki kelime birlikte kaydedilmelidir: mukarranîne fi'l-asfâd — hem birbirlerine hem prangalara bağlı. Yani tarif edilen şey yalnız bir kısıtlama değil, bir birliktelik.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı ikrân fiilinin nesnesiz gelmesidir: kelime kimin kime bağlandığını söylemiyor. Ve sûre yirmi birinci ayette bir birlikteliği çoktan anlatmıştı: zayıflar ve büyüklük taslayanlar, biri ötekine uymuş. İki sahne arasında bir bağ kuruluyor; ama bunu ayetin lafzı olarak değil, kendi okumam olarak veriyorum.
Sirbâlin çoğulu serâbîl: gömlek, üste giyilen giysi. Kelime Nahl 16/81'de de geçer; o sûre dizinde henüz işlenmedi.
قَطِرَان — katran: dilcilerin kaydettiğine göre, ağaçtan ya da reçineden elde edilen, koyu, yapışkan ve kolay tutuşan madde. Develerin uyuz hastalığında derilerine sürülürdü.
Bir kıraat farkı nakledilir: kelime katırân (tek kelime) ve kıtrin ânin (iki kelime: "kaynar bakır" ve "son derece sıcak") biçiminde okunmuştur. İkinci okuyuşta anlam değişir. İmam adı vermiyorum; iki okuyuşu da kaydediyorum.
Kelimenin seçimi kaydedilmeye değer ve bunu bir gözlem olarak veriyorum: katranın üç özelliği bir arada anılır — yapışması, koyu rengi ve tutuşması. Giysi, koruyan şeydir; burada giysinin kendisi yakıcı olan.
غ-ش-ي kökü: bir şeyin üstünü örtüp kaplamak. Kök Ğâşiye'de sûre adı vesilesiyle çözümlendi. Tekrarlamıyorum.
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: iki ayetlik tasvirden sonra gelen bu cümle, sahneyi bir ölçü altına alıyor. Tasvir, kendi başına bir korkutma olarak bırakılmıyor; bir hesabın sonucu olarak adlandırılıyor.
إِنَّ ٱللَّهَ سَرِيعُ ٱلْحِسَابِ — ve kırk birinci ayetteki dua ile bağlanıyor: yevme yekūmü'l-hisâb. Aynı kelime, biri İbrâhim'in duasında biri sûrenin hükmünde.