مَّثَلُ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ بِرَبِّهِمْ أَعْمَٰلُهُمْ كَرَمَادٍ ٱشْتَدَّتْ بِهِ ٱلرِّيحُ فِى يَوْمٍ عَاصِفٍ لَّا يَقْدِرُونَ مِمَّا كَسَبُوا۟ عَلَىٰ شَىْءٍ ۚ ذَٰلِكَ هُوَ ٱلضَّلَٰلُ ٱلْبَعِيدُ
Meselü'llezîne keferû bi-rabbihim a'mâlühüm ke-ramâdini'şteddet bihi'r-rîhu fî yevmin âsıf · Lâ yakdirûne mimmâ kesebû alâ şey' · Zâlike hüve'd-dalâlü'l-baîd
"Rablerini inkâr edenlerin durumu şudur: amelleri, fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu küle benzer. Kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremezler. İşte bu, uzak sapıklığın ta kendisidir."
Kül, yanmış bir şeyin artığıdır. Yani temsil, amellerin hiç var olmadığını söylemiyor; bir zamanlar bir şeyin bulunduğunu, ondan geriye ise savrulacak kadar hafif bir kalıntı kaldığını söylüyor.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı kelimenin kendisidir: ayet "toz" ya da "hiç" demiyor. Kül diyor — ve kül, bir yanışın kanıtıdır. Emek harcanmış; kalan şey emeğin kendisi değil.
| Yer | Kelime | Resim |
|---|---|---|
| Kehf 18/45 | Heşîmen tezrûhü'r-riyâh | Ufalanmış bitki, rüzgârın savurduğu |
| Furkān 25/23 | Hebâen mensûrâ | Saçılmış toz |
| İbrâhim 14/18 | Ramâdin işteddet bihi'r-rîh | Kül, fırtınada savrulan |
Ve Kehf'teki temsil ile buradaki arasında bir fark var, onu kendi okumam olarak veriyorum: Kehf'te savrulan şey dünya hayatıydı; burada savrulan şey amellerin kendisi. Yani biri geçici olanın sonunu, öteki geçici olana harcanmış emeğin sonunu anlatıyor.
Beklenen kalıp "rüzgâr onu savurdu" olurdu. Ayet bunun yerine, külü rüzgârın şiddetinin içine katıyor.
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: cümle külü bir nesne olmaktan çıkarıp rüzgârın hareketinin parçası hâline getiriyor. Yani savrulma, dışarıdan gelen bir olay gibi değil, külün artık rüzgârdan ayırt edilemez hâle gelmesi gibi resmediliyor.
فِى يَوْمٍ عَاصِفٍ — ve sıfat güne verilmiş: "fırtınalı bir gün." Arapçada bu, sıfatın asıl sahibinden (rüzgârdan) zamana aktarılmasıdır; dilciler buna mecâz-ı aklî der. Rüzgâr değil, gün "fırtınalı" diye anılıyor.
Ve blok, üçüncü ayetin son terkibiyle kapanıyor: ülâike fî dalâlin baîd (3) → zâlike hüve'd-dalâlü'l-baîd (18).
Fark kaydedilmelidir: üçüncü ayette terkip nekre (belirsiz) idi, burada marife (belirli) ve araya hüve girmiş. Arapçada hüve zamirinin bu şekilde araya girmesi hasr (sınırlama) bildirir: "işte asıl uzak sapıklık budur."