وَٱسْتَفْتَحُوا۟ وَخَابَ كُلُّ جَبَّارٍ عَنِيدٍ · مِّن وَرَآئِهِۦ جَهَنَّمُ وَيُسْقَىٰ مِن مَّآءٍ صَدِيدٍ · يَتَجَرَّعُهُۥ وَلَا يَكَادُ يُسِيغُهُۥ وَيَأْتِيهِ ٱلْمَوْتُ مِن كُلِّ مَكَانٍ وَمَا هُوَ بِمَيِّتٍ ۖ وَمِن وَرَآئِهِۦ عَذَابٌ غَلِيظٌ
Ve'stefetehû ve hâbe küllü cebbârin anîd · Min verâihî cehennemü ve yüskā min mâin sadîd · Yetecerraûhü ve lâ yekâdü yüsîğuhû ve ye'tîhi'l-mevtü min külli mekânin ve mâ hüve bi-meyyit · Ve min verâihî azâbün ğalîz
"Fetih istediler; ve her inatçı zorba hüsrana uğradı. · Önünde cehennem vardır; ona irinli sudan içirilir. · Onu yudum yudum içmeye çalışır, boğazından geçiremez. Ölüm her yandan gelir, ama o ölmez. Ötesinde de ağır bir azap vardır."
ف-ت-ح kökü Fetih'de sûre adı vesilesiyle ayrıntılı çözümlendi (kapalıyı açmak; ve hüküm verme anlamı: fettâh — hükmeden). Tekrarlamıyorum.
| Okuma | Fâil | Ne isteniyor |
|---|---|---|
| 1 | Elçiler | Aralarında hüküm verilmesi |
| 2 | İnkâr edenler | Meydan okuma: "azap gelecekse gelsin" |
Kökün "hüküm verme" anlamı birinci okumayı kolaylaştırır ve Şuarâ 26/118'de Nûh'un duası tam bu kalıptadır: fe'ftah beynî ve beynehüm fethâ. Bunu bir karîne olarak kaydediyorum, tercih olarak değil.
ج-ب-ر kökü: kırığı zorla düzeltmek, bir şeyi zorla belli bir hâle getirmek. Cebîre — kırık sarma tahtası. Buradan cebbâr: iradesini başkasına zorla kabul ettiren.
ع-ن-د kökü: bilerek karşı durmak, sapmak. Dilciler inâdı "hakkı bildiği hâlde reddetmek" diye tarif eder.
İki sıfatın yan yana gelmesi kaydedilmeye değer: biri başkasına karşı davranışı (zorbalık), öteki hakikate karşı tutumu (inat) bildiriyor. Yani vasıf iki yöne birden bakıyor.
Ve Kāf 50/24'te aynı ikili geçmişti (küllü keffârin anîd). Orada keffâr ile, burada cebbâr ile eşleşiyor.
و-ر-ي / و-ر-أ kökü. Verâ, Arapçada hem "arka" hem "ön" anlamına gelebilen kelimelerdendir ve dilciler bunu kökün "görüş alanının dışında kalan" çekirdeğiyle açıklar: görünmeyen taraf, geride de olabilir ileride de.
Terkip bu üç ayette iki kez geçiyor: 16'da cehennem için, 17'de ağır azap için. İki geçiş arasında ne olduğu kaydedilmelidir: arada içirilen su ve gelmeyen ölüm var. Yani cümle bir çerçeve kuruyor — sahne iki verâ arasına sıkıştırılmış.
Ve kelimenin sûre içinde bir yankısı var: üçüncü ayette ve yasuddûne an sebîlillâh (Allah'ın yolundan alıkoyanlar) geçmişti. Aynı kökten iki kelime, biri fiil biri isim. Bunu bir ses ve kök gözlemi olarak kaydediyorum; iki kelime arasında anlam bağı kurmuyorum, çünkü dilciler sadîdin kökü konusunda tek görüşte değildir.
ج-ر-ع kökü: yudumlamak. Tefa''ul bâbı burada zorlanarak, azar azar yapma bildirir: yetecerrau — "yuta yuta, zorla içmeye çalışır."
س-و-غ kökü: bir içeceğin boğazdan kolayca geçmesi. Sâiğ — kolay yutulan. Kelime Fâtır (Melâike) 35/12'de tatlı su için kullanılmıştı: hâzâ azbün fürâtün sâiğun şerâbüh.
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: ayet bir çelişki kurmuyor; bir süreklilik tarif ediyor. Ölümün "her yandan gelmesi", sona ermenin sürekli eşikte tutulmasıdır. Ve A'lâ 87/13'te (sümme lâ yemûtü fîhâ ve lâ yahyâ) aynı hâl başka kelimelerle anlatılmıştı. Oraya dayanıyorum.