وَمَا لَنَآ أَلَّا نَتَوَكَّلَ عَلَى ٱللَّهِ وَقَدْ هَدَىٰنَا سُبُلَنَا ۚ وَلَنَصْبِرَنَّ عَلَىٰ مَآ ءَاذَيْتُمُونَا ۚ وَعَلَى ٱللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ ٱلْمُتَوَكِّلُونَ
Ve mâ lenâ ellâ netevekkele alallâhi ve kad hedânâ sübülenâ · Ve le-nasbiranne alâ mâ âzeytümûnâ · Ve alallâhi fe'l-yetevekkeli'l-mütevekkilûn
"Bize ne oluyor ki Allah'a güvenmeyelim? Üstelik O bize yollarımızı göstermişken. Bize yaptığınız eziyete mutlaka sabredeceğiz. Güvenenler yalnız Allah'a güvensin."
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: cümle, güveni savunulacak bir tutum olmaktan çıkarıp açıklanması gereken şeyi tersine çeviriyor. Sorulan soru "niçin güveniyorsunuz" değil; "niçin güvenmeyelim."
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı zamirdir: cümle "bize yolu gösterdi" demiyor; "bize kendi yollarımızı gösterdi" diyor. Yani hidayet, dışarıdan dayatılan tek bir güzergâh olarak değil, her birinin kendi yolunu bulması olarak anılıyor.
Ve tekil sırât ile çoğul sübül arasındaki ayrım kaydedilmeye değer: sûrenin birinci ayetinde sırâtı'l-azîzi'l-hamîd tekildi. Aynı sûrede biri tekil biri çoğul. Bu ayrımı bir gözlem olarak veriyorum; ondan bir hüküm çıkarmıyorum.
Ve fiil te'kîdli geliyor: le-nasbiranne — lâm ve şeddeli nûn ile. Yedinci ayetteki le-ezîdenneküm ile aynı kuvvette bir taahhüt kalıbı — orada Allah'ın taahhüdüydü, burada elçilerin.
Sabrın nesnesi de belirtiliyor: alâ mâ âzeytümûnâ — "bize yaptığınız eziyete." Yani sabır, soyut bir erdem olarak değil, adı konmuş bir şeye karşı taahhüt olarak veriliyor.