قَالَتْ رُسُلُهُمْ أَفِى ٱللَّهِ شَكٌّ فَاطِرِ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ يَدْعُوكُمْ لِيَغْفِرَ لَكُم مِّن ذُنُوبِكُمْ وَيُؤَخِّرَكُمْ إِلَىٰٓ أَجَلٍ مُّسَمًّى … قَالَتْ لَهُمْ رُسُلُهُمْ إِن نَّحْنُ إِلَّا بَشَرٌ مِّثْلُكُمْ وَلَٰكِنَّ ٱللَّهَ يَمُنُّ عَلَىٰ مَن يَشَآءُ مِنْ عِبَادِهِۦ
Kālet rusülühüm e-fillâhi şekkün fâtırı's-semâvâti ve'l-ard; yed'ûküm li-yağfira leküm min zünûbiküm ve yüahhıraküm ilâ ecelin müsemmâ · Kālû in entüm illâ beşerun mislünâ türîdûne en tesuddûnâ ammâ kâne ya'büdü âbâünâ fe'tûnâ bi-sultânin mübîn · Kālet lehüm rusülühüm in nahnü illâ beşerun mislüküm ve lâkinnallâhe yemünnü alâ men yeşâü min ıbâdih
"Elçileri dedi ki: 'Gökleri ve yeri yaratan Allah hakkında şüphe mi olur? O sizi, günahlarınızdan bir kısmını bağışlamak ve sizi belirli bir süreye kadar ertelemek için çağırıyor.' Dediler ki: 'Siz de bizim gibi bir insansınız. Atalarımızın taptıklarından bizi alıkoymak istiyorsunuz. Öyleyse bize apaçık bir delil getirin.' Elçileri onlara dedi ki: 'Evet, biz de sizin gibi bir insanız; ama Allah kullarından dilediğine lütufta bulunur.'"
ف-ط-ر kökü Fâtır (Melâike) 35/1'de ve İnfitâr'de çözümlendi — çekirdek anlam yarmak, çatlatmak; ve buradan "ilk kez ortaya çıkarmak" (tomurcuğun yarılıp yaprağın çıkması). Tekrarlamıyorum.
Buraya ait olan şudur: Fâtır'da sıfat bir hamdin içinde, Zümer 39/46'da bir duanın içindeydi. Burada bir sorunun içinde geliyor: e-fillâhi şekkün fâtırı's-semâvâti ve'l-ard.
Yani sıfat, sorunun cevabını taşıyor. Elçiler soruyu boş bırakmıyor; soruyla birlikte cevabın gerekçesini de veriyorlar.
| Okuma | Min'in işlevi | Anlam |
|---|---|---|
| 1 | Teb'îz (kısmîlik) | Günahların bir kısmı bağışlanır |
| 2 | Zâid (anlam katmayan pekiştirme) | Günahlar bağışlanır |
| 3 | Kastedilen, Allah hakkındaki günahlardır; kul hakları bunun dışındadır | Kapsam belirtiliyor |
Ecelin müsemmâ terkibi Ahkāf 46/3, Zümer 39/42 ve Fâtır (Melâike) 35/45'te işlendi. Oralara dayanıyorum: süre belirlidir ve adı konmuştur; ama adı koyan insan değildir.
Buradaki fark kaydedilmelidir: terkip bir davetin içeriği olarak geçiyor. Elçilerin çağrısı iki şey vaat ediyor: bağışlanma ve süre. Yani çağrının karşılığı olarak sunulan şey, âhirete ait bir mükâfattan önce, dünyada verilen bir mühlettir.
Ve elçilerin cevabı kaydedilmeye değer: itirazı reddetmiyorlar. İn nahnü illâ beşerun mislüküm — aynı cümleyi, zamiri değiştirerek tekrarlıyorlar.
Bunu bir dizim gözlemi olarak kaydediyorum: iki cümle arasındaki tek fark, mislünâ → mislüküm geçişidir. İtiraz olduğu gibi kabul ediliyor; sonra lâkin ile bir kayıt ekleniyor.
Furkān 25/7'de aynı itiraz işlendi (mâ li-hâze'r-rasûli ye'külü't-taâme ve yemşî fi'l-esvâk) ve orada kaydedilmişti ki sûre bu itiraza kulluğun tarifiyle cevap veriyor. Oraya dayanıyorum. Buradaki cevap ise daha kısa: insanlık kabul ediliyor, seçilmişlik ayrı bir başlık olarak konuyor.
Sultân kelimesi (delil, hüccet) Sâffât ve Tûr'de işlendi; kökün "üstünlük, hâkimiyet" fikri taşıdığı ve delilin "hükmeden şey" olarak adlandırıldığı orada kaydedildi. Oraya dayanıyorum.