وَتَوَلَّىٰ عَنْهُمْ وَقَالَ يَٰٓأَسَفَىٰ عَلَىٰ يُوسُفَ وَٱبْيَضَّتْ عَيْنَاهُ مِنَ ٱلْحُزْنِ فَهُوَ كَظِيمٌ
أ-س-ف kökü: şiddetli üzüntü; ve öfke. Kelime Zuhruf 43/54-56'da (fe-lemmâ âsefûnâ) işlendi ve orada bu ayet örnek verilmişti:
Kur'an kelimeyi Ya'kūb için kullanır: yâ esefâ alâ Yûsuf (Yûsuf 12/84) — orada üzüntü anlamındadır. Ve Mûsâ için: ğadbâne esifâ (A'râf 7/150; Tâhâ 20/86) — orada öfkeyle birlikte gelir.
Ve nidâ kalıbı kaydedilmelidir: yâ esefâ — sondaki elif, yâ mütekellim zamirinden dönüşmüştür (yâ esefî). Arapçada buna nidâ-i nüdbe (yakınma nidâsı) denir ve bir kişiye değil, bir duyguya seslenmek biçiminde kurulur.
Yani cümlenin çağrısı üzüntünün kendisinedir: "ey benim üzüntüm!" Bu, Arapçada acının en yoğun ifade biçimlerinden biridir.
Arapçada IX. bâb (if'ilâl) neredeyse yalnız renkler ve kusurlar için kullanılır ve dilciler bu bâbın bir rengin kişinin üzerine yerleşmesini bildirdiğini kaydeder. Kalıp, geçici bir değişim değil, yerleşen bir renk bildiriyor.
Oraya dayanıyorum. Zuhruf'ta aynı bâb musveddâ (kararma) için kullanılmıştı; burada ibyaddat (ağarma). Aynı kalıp, iki karşıt renk.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: Kur'an burada üzüntüyü soyut bir hâl olarak değil, görünür bir iz olarak veriyor. Ve Hadîd 57/22-23'te bu kayıt düşülmüştü:
Kur'an, peygamberlerin üzüntüsünü kaydeder ve kınamaz: Ya'kûb'un Yûsuf için üzüntüsü (Yûsuf 12/84), Peygamber'e söylenen "onlara üzülme" (Nahl 16/127) — ki bu, üzüntünün var olduğunu gösterir.
Kök Kalem 68/44-47'de (mekzûm) ayrıntılı çözümlendi ve Zuhruf 43/17-18'de kalıp farkıyla birlikte tablolandı. Ğâfir (Mü'min) 40/18-20'de (kâzımîn) de işlendi. Oralarda kaydedilenler:
Kökün somut anlamı: kezeme'l-kırbe — su tulumunun ağzını doldurup bağladı. Yani içi doldurulmuş ve ağzı kapatılmış bir kap. Türevleri: كَظِيم (kazîm) — kederini içine gömmüş; كَاظِم (kâzım) — öfkesini yutan (el-kâzımîne'l-ğayz, Âl-i İmrân 3/134); كِظَامَة (kizâme) — bir şeyin ağzını bağlayan bağ. Ve şimdi kelimenin resmi tam: ağzına kadar dolu, ağzı bağlı bir tulum. İçindeki basınç var; ama dışarı çıkamıyor. Kalıp farkı (Zuhruf): mekzûm ism-i mef'ûl — bastırılmış, dışarıdan tıkanan; kezîm/kazîm fa'îl mübalağa — içini kendisi tıkayan. Yani mekzûm olanın ağzını başkası bağlar; kezîm olan kendi ağzını bağlar.
Ve buraya ait olan şudur, kendi okumam olarak veriyorum ve dayanağı ayetin iki yarısının karşıtlığıdır:
| Yarı | İfade | Ne yapıyor |
|---|---|---|
| Birinci | Yâ esefâ alâ Yûsuf | Dışa çıkan — sesli bir yakınma |
| İkinci | Fe-hüve kazîm | İçeride tutulan — ağzı bağlı tuluma benzetme |
Aynı ayet, hem dışa vurmayı hem içeride tutmayı kaydediyor. Ve ikisi çelişmiyor: kazîm kalıbı, taşan bir kabın ağzının bağlı olduğunu bildirir — yani içeride basınç vardır. Bir ses çıkmıştır; ama çıkan, içerideki her şey değildir.
Ve bu, sabr-ı cemîl kaydını tamamlıyor: güzel sabır, üzüntünün yokluğu değildir. Nitekim aynı kişi iki ayet sonra bunu kendisi söyleyecek: innemâ eşkû bessî ve huznî ilallâh (86).