وَقَالَ ٱلَّذِى ٱشْتَرَىٰهُ مِن مِّصْرَ لِٱمْرَأَتِهِۦٓ أَكْرِمِى مَثْوَىٰهُ عَسَىٰٓ أَن يَنفَعَنَآ أَوْ نَتَّخِذَهُۥ وَلَدًا وَكَذَٰلِكَ مَكَّنَّا لِيُوسُفَ فِى ٱلْأَرْضِ وَلِنُعَلِّمَهُۥ مِن تَأْوِيلِ ٱلْأَحَادِيثِ
"Mısır'da onu satın alan kişi karısına şöyle dedi: 'Ona iyi bak; belki bize faydası olur, ya da onu evlât ediniriz.' İşte böylece Yûsuf'u o ülkede yerleştirdik — ve ona olayların yorumunu öğretelim diye. Allah, işinde galiptir; fakat insanların çoğu bilmez."
Terkip (te'vîlü'l-ehâdîs) burada ikinci kez geçiyor ve sûrenin yapısı bölümünde tablolamıştım. Buradaki yeri kaydedilmeye değer ve kendi okumam olarak veriyorum:
Vaat altıncı ayette verilmişti — ama o sırada Yûsuf babasının evindeydi. Şimdi vaadin gerçekleşme yolu anlatılıyor ve o yol şudur: kuyu, satış, ve bir başkasının evi. Yani metin, vaadin gerçekleşmesini olayların iyi gidişine değil, tam tersine bağlıyor.
وَلِنُعَلِّمَهُۥ — başındaki وَ ve لِ kaydedilmelidir. Lâm-ı ta'lîl: "öğretelim diye". Ve cümlenin gramerinde bir hazf (eksiltme) var: "böylece yerleştirdik [ve şunun için yaptık:] ona öğretelim diye. Dilciler bu yapıyı, sebeplerin sıralanıp bir kısmının söylenmemesi olarak açıklar.
م-ك-ن kökü: yer sahibi olmak, sağlamlaşmak. Kök Mü'minûn 23/13'te (fî karârin mekîn) çözümlendi ve orada tam bu sûredeki kullanım anılmıştı: inneke'l-yevme ledeynâ mekînün emîn (12/54). Mürselât 77/20-23'te de aynı bağ kurulmuştu. Oraya dayanıyorum.
| Ayet | İfade | Nerede |
|---|---|---|
| 21 | Ve kezâlike mekkennâ li-Yûsufe fi'l-ard | Köle olarak satıldığı gün |
| 56 | Ve kezâlike mekkennâ li-Yûsufe fi'l-ard | Hazinelerin başına geçtiği gün |
Bu, sûre içinde sayılabilir bir tekrardır: aynı cümle, iki uçta. Ve kendi okumam olarak ekliyorum: "yerleştirme" kelimesi, hem en aşağıdaki konum hem en yukarıdaki konum için kullanılıyor. Metin, ikisini aynı fiilin iki anı sayıyor.
| Okuma | Anlam |
|---|---|
| 1 | Zamir Allah'a ait: "Allah kendi işinde galiptir" — dilediği olur |
| 2 | Zamir Yûsuf'a ait: "Allah, onun işi üzerinde galiptir" — onun hakkındaki takdiri yürür |
أَكْرِمِى مَثْوَىٰهُ — "kalışını ikramlı kıl". ث-و-ي kökü: bir yerde konaklamak, ikamet etmek. Ve kelime 23. ayette Yûsuf'un ağzında geri gelecek: innehû rabbî ahsene mesvâye — "efendim bana iyi baktı". Aynı kök, iki ayet arayla, aynı kişi hakkında.