تَبَّتْ يَدَآ أَبِى لَهَبٍ وَتَبَّ
Kök t-b-b. Sözlüklerde şu anlamlar verilir: ziyan etmek, hüsrana uğramak, kesilmek, eksilmek, kuruyup gitmek, helâk olmak.
Kelimenin en çok vurgulanan yanı, kaybın anlık değil sürekli oluşudur; sözlük geleneğinde tebâb "sürekli ziyan içinde olmak" diye açıklanır. Yani bir seferlik bir zarar değil, akıp giden, durdurulamayan bir eksilme.
Türkçede tam karşılığı yoktur. "Kurusun" ifadesi kökün "kuruyup işe yaramaz hale gelme" tarafını yakalar; "elleri kurusun" deyimi de Türkçede benzer bir yapıya sahiptir. "Ziyan olsun", "boşa çıksın", "elinden bir şey gelmesin" karşılıkları da kullanılır.
İkisinde de kelime, boşa çıkan bir çabayı anlatır. Emek harcanmıştır, sonuç sıfırdır ya da eksidir. Bu, sûrenin ilk kelimesinin yönünü belirler: Ebû Leheb hakkında söylenen ilk şey "kötüdür" değil, "yaptığı boşa gidecektir"dir.
El, fiilin ve kazancın organıdır. Arapçada yed mecazen güç, iş, kudret, mülk, nimet anlamlarında kullanılır. Kur'an bu mecazı sürekli kullanır:
Bu kullanımlarda "el" fiilin kendisini temsil eder — bir parçayı anıp bütünü kastetme (mecâz-ı mürsel). Dolayısıyla "iki eli kurusun", "yaptığı her şey boşa çıksın" demektir. Beddua kişinin varlığına değil, üretimine yöneliktir.
Neden tesniye (ikili)? "Eli" değil "iki eli". Arapçada tesniye bütünlük ve kuşatıcılık bildirir: elinin biri değil ikisi de, yani yapabileceği hiçbir şey dışarıda kalmayacak biçimde. Kişinin bütün fiil kapasitesi tek ifadeyle kapsanıyor.
Bazı müfessirler "iki el" ile doğrudan kişinin kendisinin kastedildiğini söyler; sonuç anlam açısından fark büyük değildir.
Aynı fiil, bu kez eller için değil kişinin kendisi için tekrarlanıyor: ve tebb — "ve o da kurudu / ziyan oldu".
| Fiil | İşlevi |
|---|---|
| tebbet (birinci) | İnşâ — beddua, dilek: "kurusun" |
| tebbe (ikinci) | İhbâr — haber, tespit: "kurudu, oldu bitti" |
Yani cümle önce bir dilek kurup sonra o dileğin gerçekleştiğini bildiriyor. Beddua ile hüküm aynı cümlede, arka arkaya. Bu, Arapçada beddua kalıbının Kur'an'a taşındığı diğer yerlerde de görülen bir yapıdır: "Kahrolası insan, ne kadar nankör!" (Abese 80/17) — biçim beddua, muhteva hüküm.
İkinci fiilin mazi (geçmiş zaman) olması ayrıca kesinlik bildirir. Kur'an, henüz gerçekleşmemiş ama kesin olan şeyleri geçmiş kipiyle anlatır (bu yöntem Nasr sûresinde de görülmüştü). Burada mazi, hükmün tartışmaya kapalı olduğunu söylüyor.
Bir ses notu: cümle tebbet ile başlayıp tebb ile bitiyor. İlk ayet kendi içinde bir çember kapatıyor ve aynı kelimeyi iki kez çarparak sûrenin ritmini kuruyor.
Künye nedir? Arapçada künye, "Ebû …" (babası) ya da "Ümmü …" (annesi) kalıbıyla kurulan hitap adıdır. Genellikle kişinin en büyük çocuğunun adıyla kurulur (Ebû Bekir gibi), ama bir özellikten, bir alışkanlıktan ya da bir benzetmeden de türeyebilir. Künye, Arap toplumunda asıl addan daha yaygın kullanılırdı ve genellikle bir saygı ifadesiydi.
Ebû Leheb'in asıl adı. Siyer ve tabakat kaynaklarında Abdüluzzâ b. Abdülmuttalib olarak verilir. Uzzâ, Mekke çevresindeki üç büyük putun biriydi; Kur'an'da Lât ve Menât ile birlikte anılır (Necm 53/19-20). Yani adamın asıl adı, kelime kelime, "Uzzâ'nın kulu" demektir.
1. Asıl ad bir puta kulluk bildiriyordu. Kur'an, tevhidi tesis eden bir metnin içinde bir put adını bir insanın kimliği olarak tescil etmez. Künyenin kullanılması bu ismi telaffuz etmekten kaçınmayı sağlar.
2. Künyesiyle daha meşhurdu. Muhataplar için kimin kastedildiği konusunda hiçbir belirsizlik kalmaz.
لَهَب kelimesi, kök l-h-b: alevlenmek, tutuşmak. Leheb, ateşin dumansız, saf alev kısmıdır — ateşin en parlak ve en yakıcı yeri. Aynı kökten ilhâb (tutuşturma), lehîb (alev).
Yani künye, kelime kelime, "alevin babası" demektir. Siyer kaynaklarında bu künyenin yüzünün kırmızılığından ve parlaklığından geldiği nakledilir; rivayettir, kesin değildir.
Sonuç şu: adamın hayatı boyunca taşıdığı, muhtemelen övünç kaynağı olan bir künye — parlaklık, güzellik ya da ateşlilik çağrıştıran bir ad — sûre içinde başka bir şeye dönüşüyor. Üçüncü ayette bu kelimenin nasıl geri geldiğini göreceğiz.
Kıraat notu. Künyedeki kelimenin okunuşunda kıraat imamları arasında küçük bir fark nakledilir (leheb / lehb). Anlamı değiştirmez.