إِنَّ ٱلْإِنسَٰنَ لِرَبِّهِۦ لَكَنُودٌ
1. إِنَّ — te'kîd edatı: "gerçekten, şüphesiz". 2. لَ — lâmü'l-ibtidâ, inne'nin sonrasına kaydığı için lâm-ı müzahlaka denir. İkinci bir pekiştirme. 3. Beş ayetlik yemin — cümlenin önüne konmuş, en ağır pekiştirme.
Bu tefsirde daha önce kaydedildiği gibi (Asr ve Tekâsür bölümleri), belâgat ölçüsüne göre bu yoğunluk tek bir şeyi gösterir: muhatap, söylenene itiraz edecek konumdadır. Kimse kabul edeceği bir şey için üç kat yemin etmez.
Ve burada itirazın kaynağı açıktır: hiç kimse kendini nankör saymaz. Nankörlük, üzerine alınmayan bir sıfattır.
Cümlenin olağan dizimi inne'l-insâne le-kenûdün li-Rabbihî olurdu. Ayette li-Rabbihî, haberin (kenûd) önüne çekilmiş.
Arapçada normal yerinden öne alınan öğe (takdîm) vurgu ve sınırlama kazanır. Bu tefsirde İhlâs sûresinin son ayetinde aynı tekniği görmüştük: lehû kufüven ehad — "O'na denk yoktur".
Buradaki işlevi şudur: nankörlüğün genel olarak değil, özellikle Rabbine karşı olduğu vurgulanıyor. İnsan başkasına nankör olmayabilir; borcunu bilir, teşekkürünü eder, vefasını gösterir. Ayetin dediği, kusurun tam olarak nereye yöneldiğidir.
Rabb — Fâtiha bölümünde işlendiği gibi, sahiplik ile yetiştirmeyi birlikte taşıyan isimdir: besleyen, büyüten, kademe kademe olgunlaştıran. Ayet "Allah'a karşı nankördür" demiyor; "Rabbine karşı" diyor.
Bu, nankörlüğün en keskin biçimini adlandırıyor. Bir yabancıya karşı nankörlük bir kabalıktır; seni yetiştirene karşı nankörlük başka bir kategoridir.
Bir önceki sûrede de aynı ismin seçildiğine dikkat: "çünkü Rabbin ona vahyetmiştir" (Zilzâl 99/5). İki komşu sûre, o sahnenin fâilini aynı isimle anıyor.
Sûrenin anahtar kelimesi ve Kur'an'da yalnızca burada geçen bir kelime — bir hapax legomenon. İhlâs bölümünde samed ve küfüv için kaydettiğimiz durumun aynısı: Kur'an içinde kelimeyi açıklayacak ikinci bir kullanım yok. Anlam, kökün Arapçadaki kullanımından çıkarılmak zorunda.
| Anlam | Açıklama |
|---|---|
| Nimeti inkâr eden, nankör | En yaygın ve doğrudan verilen karşılık |
| Verimsiz toprak | Ard kenûd — yağmur aldığı halde bitki bitirmeyen arazi |
| Kesmek (kenede = katae) | Bağı koparan, ilişkiyi kesen |
| İsyan eden | Bazı lehçelerde kaydedilen kullanım |
İkinci anlam üzerinde durmak gerekiyor, çünkü kelimeyi bir hakaret olmaktan çıkarıp bir tarife dönüştüren şey odur.
Kenûd toprak, yağmurun eksik olduğu toprak değildir. Yağmur yağar, su iner, mevsim gelir — ve topraktan hiçbir şey çıkmaz. Girdi vardır, çıktı yoktur.
Nankörlüğün tarifi tam olarak budur: alınan şeyin hiçbir şeye dönüşmemesi. Nankör kişi, nimeti reddeden kişi değildir; nimeti alan, kullanan, tüketen ve karşılığında hiçbir şey üretmeyen kişidir.
Bu, "teşekkür etmemek" diye anlaşılan nankörlükten çok daha geniş bir tariftir. Şükür, sözle sınırlı bir iş değil; alınanın bir şeye dönüşmesidir.
Kur'an'ın nankörlük için asıl kullandığı kelime كُفْرdur ve o kök bu tefsirde Bakara 2/6'da işlendi. Orada şu tespit yapılmıştı: kök k-f-r örtmek demektir; çiftçiye kâfir denir çünkü tohumu toprakla örter; küfür, bilmemek değil bildiğinin üstünü örtmektir.
| كُفْر | كُنُود | |
|---|---|---|
| Kök anlamı | Örtmek, üstünü kapatmak | Verimsiz olmak, ürün vermemek |
| Tarımdaki yeri | Ekenin fiili — tohumu toprakla örter | Toprağın hâli — ekilene karşılık vermez |
| Nerede olup biter | Faildedir: bir şey yapılır | Yapıdadır: bir şey olmaz |
| Neyi gizler | Bileni gizler; bilgi vardır, örtülür | Hiçbir şeyi gizlemez; ortada zaten bir şey yoktur |
| Nasıl tespit edilir | Örtülenin varlığından | Beklenenin yokluğundan |
İkisi de tarımdan geliyor, ama tarlanın iki ayrı ucundan. Küfür, ekenin yaptığı bir iştir — bir fiil, bir seçim, bir örtme hareketi. Künûd ise toprağın hâlidir — bir fiil değil, bir kısırlık.
Bu ayrımın pratik bir sonucu var: küfür bir eylemdir, dolayısıyla anında sona erdirilebilir — örtü kaldırılır. Künûd bir yapı bozukluğudur; kaldırılacak bir örtü yoktur. Nankörlüğü fark eden kişi, elinde ortadan kaldıracağı bir engel bulamaz; çünkü sorun yapılan bir şeyde değil, yapılmayan bir şeydedir.
İki kelimeyi de tarıma bağlayan bu paralellik, kendi okumamdır; ama iki kökün sözlük anlamları da yukarıda kaydedildiği gibidir ve tartışmalı değildir.
Bu kelime hakkında tefsir geleneğinde çok sık tekrarlanan bir tarif vardır: kenûd, musibetleri sayan ve nimetleri unutandır.
Bu tarifi bir kişiye nispet etmiyorum; farklı kaynaklarda farklı isimlere nispetle nakledildiği için kesin konuşamıyorum. Ama tarifin kendisi öğreticidir ve kelimenin sözlük anlamıyla uyumludur.
Neden uyumlu? Çünkü "saymak" bir dikkat işidir. Musibetleri sayan kişi yalan söylemiyordur; gerçekten yaşadığı şeyleri sayıyordur. Sorun sayımın doğruluğunda değil, neyin sayıma girdiğindedir.
Modern bir gözlemle örtüştüğü nokta. Psikoloji literatüründe, insanların olumsuz uyaranlara olumlulardan daha fazla ağırlık verme eğilimi üzerine geniş bir tartışma vardır; bu eğilim çeşitli adlarla anılır (olumsuzluk yanlılığı, kayıptan kaçınma). Kayıpların kazançlardan daha ağır hissedildiği yönündeki bulgular iktisat ve psikolojide yaygın olarak tartışılır.
Bunu kaydederken üç şeyi belirtmek gerekiyor: kavramların kapsamı ve açıklama gücü literatürde tartışmalıdır; ayet bu kavramları haber vermiyor; ve iki tarif arasındaki uyum, birinin diğerini önceden bildirmesi anlamına gelmez. Tekâsür bölümünde Veblen için kaydettiğim kayıtların aynısı burada da geçerlidir.
Ayetin farkı şudur: modern literatür bunu bir algı yanlılığı olarak tanımlar, yani bir hata olarak. Ayet ise aynı olguyu bir borç ilişkisi içine yerleştirir. Yanlılık, kime karşı olduğu söylenmediğinde nötr bir mekanizmadır; ayet muhatabı adlandırıyor: li-Rabbihî.