قُلْ أَرَءَيْتُمْ إِنْ أَتَىٰكُمْ عَذَابُهُۥ بَيَٰتًا أَوْ نَهَارًا … أَثُمَّ إِذَا مَا وَقَعَ ءَامَنتُم بِهِۦٓ ءَآلْـَٰٔنَ وَقَدْ كُنتُم بِهِۦ تَسْتَعْجِلُونَ · وَيَسْتَنۢبِـُٔونَكَ أَحَقٌّ هُوَ قُلْ إِى وَرَبِّىٓ إِنَّهُۥ لَحَقٌّ
"De ki: 'Söyleyin bakalım: O'nun azabı size gece ya da gündüz gelirse, suçlular bunun neyini acele istiyor?' · 'Gerçekleştikten sonra mı ona iman edeceksiniz? Şimdi mi? Oysa siz onu acele istiyordunuz!' · Sonra zulmedenlere: 'Sürekli azabı tadın! Kazandığınızdan başka bir şeyle mi cezalandırılıyorsunuz?' denir. · Sana: 'O gerçek mi?' diye soruyorlar. De ki: 'Evet, Rabbime yemin olsun ki o gerçektir; ve siz âciz bırakacak değilsiniz.'"
| Ayet | Kime söyleniyor | Cümle |
|---|---|---|
| 51 | Azabı acele isteyenlere | E-âl'âne ve kad küntüm bihî testa'cilûn |
| 91 | Fir'avn'a | E-âl'âne ve kad asayte kablü |
Aynı kelime, aynı kalıp (e-âl'âne ve kad …), iki ayrı muhatap. Bu, sûre içinde sayılabilir ve doğrulanabilir bir tekrardır.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı iki cümlenin kalıp aynılığıdır: sûre, vaktinde gelmeyen iman meselesini önce genel bir kural olarak (51), sonra tarihten bir örnekle (91) veriyor. Ve ikisinde de itiraz aynı yere yapılıyor: "şimdi mi?" Yani reddedilen imanın içeriği değil, zamanı.
Ve iki ayet arasındaki fark da kaydedilmelidir: elli birinci ayette suçlama acele istemektir (küntüm bihî testa'cilûn); doksan birinci ayette isyan (asayte kablü). İki ayrı geçmiş, tek sonuç.
Beyât — ب-ي-ت kökü: geceyi geçirmek. Beyâten — gece vakti, uykudayken. Kelime, yirmi dördüncü ayetteki leylenden daha dardır: yalnız gece değil, gece uykuda olma hâli.
Soru bir mantık kırılmasını gösteriyor: acele istenen şey, geldiğinde istenmeyecek olan şeydir. Ve on birinci ayet zaten bu acelenin sonucunu bildirmişti.
Bu ayet, Sebe' 34/3'te kurulan tabloda yerini almıştı. Tabloyu oradan alıyorum, çünkü ayetlerden biri burasıdır:
| Yer | İfade | Yeminin konusu |
|---|---|---|
| Yûnus 10/53 | Kul î ve rabbî innehû le-hakk | Azabın gerçekliği |
| Sebe' 34/3 | Kul belâ ve rabbî le-te'tiyenneküm | Saat'in geleceği |
| Teğâbün 64/7 | Kul belâ ve rabbî le-tüb'asünne | Dirilişin gerçekleşeceği |
Ve Sebe' bölümünde kaydedilen fark burada da geçerlidir: yemin ve rabbî ile, yani konuşanın kendi Rabbi üzerinden ediliyor.
Buraya ait olan fark ise edattır: Sebe' ve Teğâbün'de belâ (olumsuzu çürüten cevap edatı) var; Yûnus'ta î — Arapçada "evet" anlamına gelen, yalnız yeminle birlikte kullanılan bir edat. Kelime Kur'an'da yalnız burada geçer.
Ve sebebi cümlenin kendisindedir ve bunu bir dil gözlemi olarak kaydediyorum: soru olumsuz değil, olumlu soruluyor — e-hakkun hüve ("o gerçek mi?"). Olumlu soruya belâ ile değil î ile cevap verilir. Bu, gramerin gerektirdiği bir tercihtir.
وَيَسْتَنۢبِـُٔونَكَ — X. bâb: haber sormak, bilgi istemek. ن-ب-أ kökü: önemli, sonuç doğuran haber.
أَحَقٌّ هُوَ — ve sûrenin omurga kelimesi burada bir soru olarak geçiyor. Cevap aynı kelimeyle veriliyor: innehû le-hakk. Yani soruya, sorunun kendi kelimesiyle cevap veriliyor.