أَلَيْسَ ٱللَّهُ بِأَحْكَمِ ٱلْحَٰكِمِينَ
Arapçada olumsuz soru, kuvvetli bir olumlamadır. Fîl sûresinde e lem tera kalıbında görülen aynı yapı: "değil mi?" = "elbette öyle, ve sen bunu biliyorsun."
Bu kalıp muhatabı bir konuma yerleştirir: cevap vermek zorunda değildir, çünkü cevap zaten cümlenin içindedir. Reddetmek için soruyu değil, apaçık olanı reddetmek gerekir.
Bi-ahkemi — burada be harfi, anlam katan bir harf değil; olumsuz cümlenin haberini pekiştirmek için gelen "zâid" (fazladan) bir harftir. Arapçada leyse'nin haberinin başına gelen bu be, olumsuzluğun kesinliğini artırır.
Kök: ح-ك-م. Kökün somut anlamı üzerinde durmak gerekiyor, çünkü Türkçedeki "hüküm" kelimesi bunu kaybetmiş durumda.
Kökün asıl anlamı engellemek, tutmak, dizginlemektir. Bunun en açık kanıtı türevlerden birindedir: حَكَمَة (hakeme) — atın ağzına takılan gemin, hayvanın başını çeviren demir parçası. Ata gem vurmak, onu istediği yere gitmekten alıkoymaktır.
- hükm — bir işi bağlamak, karara bağlamak; keyfîliği engellemek
- hikmet — insanı yanlıştan alıkoyan bilgi; yerli yerinde iş yapma
- ihkâm — sağlamlaştırma, gedik bırakmama
- muhkem — sağlam, oynatılamaz
- hâkim — hem yargıç hem "hikmet sahibi"
Yani hüküm vermek, Arapçanın kökünde bir sınır çekme işidir. Yargıç, tarafların istediğini yapmasını engelleyen kişidir.
Bu, sûrenin son cümlesine ayrı bir anlam verir. Sûre bir düşüşten söz etti; düşüş, sınırsızlığın sonucudur. Ve son ayet, sınır koyanın kim olduğunu bildiriyor.
Yapı: ism-i tafdîl (ahkem) + aynı kökten çoğul ism-i fâil (el-hâkimîn). "Hüküm verenlerin en hüküm vereni."
Birincisi — nicelik: en çok hükmeden, hükmü herkesin üstünde olan. Yani bütün mahkemelerin üstündeki mahkeme.
Kökün ikinci anlamı katıldığında ise: en sağlam hükmeden, hükmünde gedik olmayan. Ahkem, "en sert cezayı veren" değil, "en yerinde, en isabetli, en sağlam karar veren"dir. Kökteki ihkâm (sağlamlaştırma) anlamı bunu gerektirir.
Bu ayrım önemsiz değildir. Ayet bir tehdit cümlesi gibi okunabilir — "hesabı görecek olan O'dur." Ama kelimenin kendisi tehdide değil, isabete işaret eder. Söylenen şu: verilecek hüküm eksiksiz olacaktır; ne fazla ne eksik.
"Nûh Rabbine seslendi: Rabbim! Oğlum benim ailemdendir, senin vaadin haktır ve sen hükmedenlerin en hükmedenisin" (Hûd 11/45).
Bu geçiş, ifadenin tonunu belirlemek açısından değerlidir. Nûh bu sözü bir tehdit olarak değil, bir sığınma olarak söylüyor: oğlunun akıbeti hakkında karar veremediği bir yerde, kararı en isabetli verene başvuruyor. Yani "ahkemü'l-hâkimîn", korkulan değil başvurulan bir sıfattır.
Sûre, dördüncü ayette أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ (en güzel kıvam), sekizinci ayette أَحْكَمِ ٱلْحَٰكِمِينَ (en hükmeden) diyor. İkisi de ism-i tafdîl tamlamasıdır ve sûrenin iki ucunda dururlar.
Aralarındaki bağ kök düzeyinde de var. Takvîm, bir şeyi doğrultmak, dik durur hale getirmektir. Hükm, bir şeyi sağlamlaştırmak, gedik bırakmamaktır. İkisi de bir düzen kurma fiilidir; biri yaratma, diğeri hesap tarafında.
Yani sûre şunu söylüyor: düzeni kuran ile hesabı gören aynıdır. Bu, sûrenin yedinci ayetteki sorusunun cevabıdır. "Seni dîn konusunda ne yalanlatıyor?" sorusunun karşılığı, kıvamı verenin hükmü de vereceğidir. Bir şeyi bu kadar dikkatle düzenleyenin, düzenin akıbetiyle ilgilenmemesi düşünülemez.
Bu ayet okunduğunda "belâ ve ene alâ zâlike mine'ş-şâhidîn" (evet, ben buna şahitlik edenlerdenim) denmesine dair bir uygulama nakledilir. Bu nakil bazı kaynaklarda yer alır, ancak sıhhati üzerinde tartışma vardır; kesin bir sünnet olarak sunulmasına temkinli yaklaşmak gerekir. Benzer bir uygulama Kıyâme sûresinin kapanışı için de nakledilir.
Şunu söyleyebilirim: ayetin kendisi bir soru olduğu için cevap beklemesi tabiîdir, ve okuyanın içinden cevap vermesi metnin yapısına uygundur. Ama bunu "şöyle denir" diye kesin bir hükümle aktarmak, elimizdeki bilgiyi aşar.