إِذِ ٱنۢبَعَثَ أَشْقَىٰهَا
Kök: ب-ع-ث. Asıl anlamı bir şeyi yerinden kaldırıp göndermek, harekete geçirmek. Aynı kökten ba's (diriliş — ölünün yerinden kaldırılması), be'ase (peygamber gönderdi), ba'sa (birlik, gönderilen müfreze) gelir.
Burada kalıp belirleyici. Fiil انفعل (VII. bab) kalıbında. Bu bab Arapçada mutâvaat bildirir: bir etkinin altında kalıp o etkiye uymak. Kesertühü fe'nkesera — "kırdım, o da kırıldı."
Bu, ayeti okurken kolayca kaçırılan ama sûrenin hukukunu değiştiren bir ayrıntı. Cümle "en bedbahtları kalktı" demiyor; "en bedbahtları fırlatıldı/fırladı" diyor. Arkasında bir itiş var.
"Arkadaşlarını çağırdılar, o da (kılıcı) alıp kesti" (Kamer 54/29).
Burada fiil sırası nettir: önce çağırma (nâdev — çoğul), sonra kesme (akara — tekil). Yani eylemi bir kişi yaptı, ama onu çağıran bir topluluk vardı.
- 12. ayet: inbease eşkâhâ — tekil. Bir kişi.
- 14. ayet: fe-kezzebûhu fe-akarûhâ — çoğul. Onu yalanladılar, onu kestiler.
Klasik cevap şudur ve sağlamdır: fiil bir kişinin elinden çıktı, ama razı olan herkese yazıldı. Rızâ, ortaklıktır. Kişi fiilen katılmasa da onaylıyorsa, sonuç ona da aittir.
Sûre bunu iddia etmekle kalmıyor, gramerle gösteriyor: eylemi yapanın fiili VII. babda — yani "itilerek" yapılmış. İtenler suça ortak, çünkü fiil onların itmesiyle gerçekleşti.
Bu, sûrenin en çağdaş yeridir ve zorlamadan söylenebilir: bir toplulukta ortaya çıkan aşırı davranış, çoğu zaman o topluluğun ortalamasının ürünüdür. Kalabalık suçu işlemez; suçu işleyecek kişiyi üretir ve öne sürer. Sonra da o kişiyi kendinden ayırır: "o bizim gibi değil."
Ayet bu ayırmaya izin vermiyor. On ikinci ayette bir kişi vardır; on dördüncü ayette azap hepsine iner.
Kök: ش-ق-و / ش-ق-ي. Anlamı bedbahtlık, mutsuzluk, zahmet içinde olmak. Zıddı saâdet. Şakâ — sıkıntıya düştü, mutsuz oldu.
Kur'an bu kökü âhiret ayrımı için kullanır: "Onlardan kimi bedbaht (şakî), kimi mutludur (saîd)" (Hûd 11/105).
Kalıp: ism-i tafdîl (ef'al vezni) — "daha/en bedbaht". Buradaki izafet (eşkâhâ — "onun en bedbahtı") kelimeyi kavmin içinde bir üstünlük derecesine yerleştiriyor: bu kavmin en bedbahtı.
Kelimenin seçimi düşündürücü. Deveyi kesen kişi için "en zalim", "en azgın", "en kâfir" denebilirdi. Denmiyor. "En bedbaht" deniyor — yani kelime, failin başkasına verdiği zarardan çok, kendi başına gelene bakıyor.
Bu, sûrenin ilk yarısıyla doğrudan bağlantılı. Orada da fiiller nefse dönüktü: zekkâhâ, dessâhâ — arındıran da gömen de kendi nefsine yapıyordu. Burada da: deveyi kesen adam, aslında en çok kendine yapmıştır. Sûre, ahlâkî fiilin faile geri döndüğü fikrini iki yarısında da koruyor.
Bir de şu var: el-eşkâ kelimesi bir sonraki sûrede tekrar gelecek — "O ateşe en bedbaht olandan başkası girmez" (Leyl 92/15). İki sûre arasındaki kelime köprülerinden biri budur ve sonunda toplu olarak ele alınacak.
Ayet إِذِ ile başlıyor: "hani, o vakit". Bu zarf geçmişte olmuş belirli bir ana işaret eder ve önceki ayetteki kezzebet fiiline bağlanır: yalanlama, en bedbahtlarının fırladığı anda gerçekleşti.
Yani yalanlama ile deveyi kesme ayrı iki olay değil. Kesme, yalanlamanın kendisidir. Semûd sözle değil, elle yalanladı.