كَيْفَ يَكُونُ لِلْمُشْرِكِينَ عَهْدٌ عِندَ ٱللَّهِ وَعِندَ رَسُولِهِۦٓ إِلَّا ٱلَّذِينَ عَٰهَدتُّمْ عِندَ ٱلْمَسْجِدِ ٱلْحَرَامِ
Keyfe yekûnü li'l-müşrikîne ahdün indallâhi ve inde rasûlihî illâ'llezîne âhedtüm inde'l-mescidi'l-harâm; fe-me'stekâmû leküm fe'stekîmû lehüm; innallâhe yuhıbbü'l-müttekīn
"Müşriklerin Allah katında ve Resulü katında nasıl bir antlaşması olabilir — Mescid-i Harâm yanında kendileriyle antlaşma yaptıklarınız hariç. Onlar size doğru davrandıkları sürece siz de onlara doğru davranın. Allah, sakınanları sever."
Dördüncü ayette bir istisna vardı; yedinci ayet ikincisini koyuyor. Ve bu ikinci istisnanın ölçüsü farklı: antlaşmanın yapıldığı yer.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: blok, aynı adı taşıyan taraftan iki ayrı kesimi hükmün dışında tutuyor. Sûre kendi kategorisini iki kez deliyor.
Enfâl 8/61'de aynı simetri kaydedilmişti: in cenehû li's-selmi fecnah lehâ — "onlar barışa yanaşırsa sen de yanaş." Orada kaydedilen ölçü burada da geçerlidir: karşılık, aynı fiille ve aynı kalıpla veriliyor. Oraya dayanıyorum.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı iki ayetteki fiil örtüşmesidir: Kur'an, antlaşma ilişkisini karşılıklılık üzerine kuruyor — ve karşılıklılığı dilin kendisiyle, aynı fiili iki tarafa da yükleyerek gösteriyor.
Ve mâ edatı üzerinde durulmalıdır: fe-mâ stekâmû leküm — burada mâ zaman bildirir: "oldukları sürece." Yani yükümlülük, karşı tarafın davranışıyla birlikte sürüyor.