فَيَوْمَئِذٍ لَّا يُعَذِّبُ عَذَابَهُۥٓ أَحَدٌ • وَلَا يُوثِقُ وَثَاقَهُۥٓ أَحَدٌ
Fe-yevmeizin lâ yu'azzibu azâbehû ehad • Ve lâ yûsiku vesâkahû ehad "O gün, O'nun azaplandırdığı gibi kimse azaplandıramaz; O'nun bağladığı gibi kimse bağlayamaz."
(Diğer okuyuşa göre: "O gün hiç kimse onun azabı gibi azaplandırılmaz; hiç kimse onun bağlanışı gibi bağlanmaz.")
Bu iki ayet, kıraat farkının anlamı gerçekten değiştirdiği sayılı yerlerden biridir ve kaydedilmesi zorunludur.
| Okuyuş | Fiiller | Zamir kime ait | Anlam |
|---|---|---|---|
| Ma'lûm (etken) | lâ yu'azzibu… lâ yûsiku | Allah'a | "Hiç kimse O'nun azaplandırdığı gibi azaplandıramaz, O'nun bağladığı gibi bağlayamaz" — azaplandıranın eşsizliği |
| Meçhul (edilgen) | lâ yu'azzebu… lâ yûsaku | Azap görene | "Hiç kimse onun azabı gibi azaplandırılmaz, onun bağlanışı gibi bağlanmaz" — azabın eşsizliği |
İki okuyuş da nakledilmiştir ve ikisi de anlamlıdır. Birbirlerini dışlamazlar: biri failin, öteki mef'ûlün eşsizliğini bildirir; ve failin eşsizliği zaten azabın eşsizliğini gerektirir.
Bir gözlem eklemek isterim: birinci okuyuş, sûrenin 6-14. ayetleriyle daha sıkı bağlanıyor. Orada helâk eden, azabı döken ve gözetleme yerinde duran hep rabbüke idi; burada aynı öznenin işinin benzersizliğinin söylenmesi, o bölümün doğal kapanışı olur. Bunu bir gözlem olarak belirtiyorum; bağlayıcı değildir ve ikinci okuyuşu zayıf saymak için elimizde bir delil yok.
Kur'an'daki kullanım: "Bağı sıkı tutun" (Muhammed 47/4 — fe-şüddü'l-vesâk), esirler hakkında.
Kökün diğer türevleri de aynı ailededir: vesîka (belge — bugün Türkçede "vesika"), sika (güvenilir kimse), tevsîk (belgelendirme), el-Vesîkā (sağlam bağ).
Bu bağı kurmak öğreticidir. Ahit de bir bağdır, kelepçe de. Mîsâkta taraflar birbirine bağlanır — gönüllü olarak, ve bağ tarafları tutar. Visâkta kişi bağlanır — istemeden, ve bağ onu tutar.
Buradan bir gözlem çıkarıyorum ve kendi okumam olduğunu belirtiyorum: bağ ya baştan kabul edilir ya sonda uygulanır. Kökün iki ucu bunu söylüyor. Bunu bir belâgat iddiası olarak değil, kelimenin taşıdığı yankı olarak kaydediyorum.
Ve beşinci ayetle bir hat kuruluyor: orada hicr vardı — engel, sınır, tutan şey. Sûre "kendini tutan" ile açıldı, "bağlanan" ile kapanıyor. Tutma işi ya içeriden yapılır ya dışarıdan.
İhlâs 112/1'deki ehad ile aynı kelimedir — ama tamamen farklı bir işte. Orada olumlu bir cümlede, bir isim ve sıfat olarak, eşsizliği bildiriyordu. Burada olumsuz bir cümlede, kapsayıcılık bildiriyor.
Kısa bir not olarak kaydediyorum; iki kullanım arasında bir bağ kurmuyorum, çünkü kelimenin iki işlevi Arapçada zaten ayrıdır.
Her iki ayet de aynı kelimeyle bitiyor: ehad, ehad. Sûrede bir yerde daha iki ayet aynı kelimeyle kapanıyor — 8 ve 11, fi'l-bilâd — ama orada ayetler ardışık değildi; burada ardışık.
Bu tekrar, iki cümleyi tek bir hüküm haline getiriyor: azap ve bağ, tek bir işlemin iki yüzü. Ve tekrarın kendisi bir kapanış işlevi görüyor — kıyamet sahnesi burada bitiyor, sonraki ayette bambaşka bir ses başlıyor.