ٱلَّذِى لَهُۥ مُلْكُ ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ ۚ وَٱللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍ شَهِيدٌ
Ellezî lehû mülkü's-semâvâti ve'l-ard; vallâhü alâ külli şey'in şehîd "O ki, göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Ve Allah her şeye şahittir."
Bu ayet, bir önceki ayetteki ٱللَّهِ kelimesinin sıfatı olarak geliyor. Yani sekizinci ayetle tek cümle: "…Azîz ve Hamîd olan, göklerin ve yerin mülkü kendisine ait olan Allah'a iman etmeleri."
Kök: م-ل-ك. Sahip olmak, elde tutmak, tasarruf edebilmek. Melik — hükümdar; mâlik — sahip; memleket — hüküm sürülen yer; melekût — mülkün görünmeyen tarafı.
Ayetin bu ismi burada söylemesi anlamlıdır. Ateşin başında oturanlar, bir toprak parçasının hükümdarlarıydı. Ellerinde bir mülk vardı — hendeği kazdırabiliyor, insanları attırabiliyorlardı.
Bu, ölçek kurma hamlesidir ve Kur'an'ın sık kullandığı bir yöntemdir. Fîl sûresi bölümünde de aynı yapı vardı: bir ordu, imparatorluk desteği, bir savaş hayvanı — ve karşısında kuşlar. Burada da bir hükümdarlık var — ve karşısında göklerin ve yerin mülkü.
Kalıp farkı önemlidir. Fa'îl vezni Arapçada mübalağa bildirir: sadece "şahit olan" değil, şahitliği eksiksiz olan. Yedinci ayetteki şühûd (çoğul, sıradan tanıklar) ile buradaki şehîd arasında bir derece farkı var.
Ve dizim de bunu destekliyor: عَلَىٰ كُلِّ شَىْءٍ ifadesi, şehîdden önce geliyor. Arapçada öğenin öne alınması (takdîm) tahsis ve vurgu bildirir. Yani "her şeye — istisnasız — şahittir."
Şimdi altıncı ayetle karşılaştırın. Orada da bir alâ vardı: عَلَيْهَا قُعُودٌ — "onun üstünde oturuyorlardı".
| 6-7. ayet | 9. ayet | |
|---|---|---|
| Kim | Zalimler | Allah |
| Harf | عَلَىٰ (aleyhâ, alâ mâ yef'alûn) | عَلَىٰ (alâ külli şey') |
| Kapsam | Bir hendek | Her şey |
| Kelime | شُهُود | شَهِيد |
Sûrenin bu bölümü, seyirciliğin kendisini ters çeviriyor. Sahneyi izleyenler, izlenen sahnenin içindeydi.