إِنَّ ٱلَّذِينَ أَجْرَمُوا۟ كَانُوا۟ مِنَ ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ يَضْحَكُونَ • وَإِذَا مَرُّوا۟ بِهِمْ يَتَغَامَزُونَ • وَإِذَا ٱنقَلَبُوٓا۟ إِلَىٰٓ أَهْلِهِمُ ٱنقَلَبُوا۟ فَكِهِينَ
İnne'llezîne ecramû kânû mine'llezîne âmenû yadhakûn • ve izâ merrû bihim yeteğâmezûn • ve ize'nkalebû ilâ ehlihimü'nkalebû fekihîn "Suç işleyenler, iman edenlere gülüyorlardı. Yanlarından geçtiklerinde birbirlerine göz kırpıp işaret ediyorlardı. Ailelerine döndüklerinde de keyifle dönüyorlardı."
Yirmi sekizinci ayete kadar sûre iki grup anlattı: füccâr ve ebrâr. Yirmi dokuzuncu ayette sahne değişiyor: âhiretten dünyaya dönülüyor.
Ve bu bölümün işlevi şudur: sûrenin ilk yarısında hüküm verilmişti; bu bölümde o hükmün dayandığı davranış gösteriliyor.
Ayrıca bir üslup değişikliği var: 1-28. ayetler hüküm ve tasvir cümleleriydi; 29-33. ayetler bir hikâye anlatıyor. Dört tane izâ ile kurulmuş, sahne sahne ilerleyen bir anlatım.
Cerm, kesmek, koparmak demektir — özellikle meyveyi ağacından koparmak. Cerame'n-nahle — hurmayı topladı, kesip aldı. Cerîm — kesilmiş, koparılmış.
Buradan cürm — suç. Dilcilerin verdiği izah: suç, kişiyi bulunduğu yerden koparan ya da bir bağı kesen fiildir.
Kelimenin ecrame (if'âl babı) hâli, "suç işlemek" anlamına gelir. Kur'an'da mücrim sık kullanılan bir kelimedir.
Ve bir kalıp ifade dikkat çeker: lâ cerame — Kur'an'da geçen bir yemin/tespit kalıbı, "şüphesiz, hiç kuşkusuz" anlamında. Kökün "kesmek" anlamıyla bağlantısı, "kesin olarak" fikrinden geçer.
Kelimenin seçimi anlamlıdır: ayet "kâfirler" ya da "yalanlayanlar" demiyor. "Suç işleyenler" diyor. Yani alay, bir inanç meselesi olarak değil, bir fiil olarak adlandırılıyor.
Yapı: kâne + muzari. Arapçada bu, süregelen geçmiş bildirir: bir kez olmuş bir olay değil, alışkanlık hâline gelmiş bir davranış.
Aynı yapı sûrede daha önce iki kez geçmişti: mâ kânû yeksibûn (14) ve küntüm bihî tükezzibûn (17). Üçünde de tekrarlanan, yerleşmiş bir fiil anlatılıyor.
ضَحِكَ — kök ض-ح-ك: gülmek. Ve fiil مِن harfiyle geldiğinde "birine gülmek, alay etmek" anlamına gelir — Türkçedeki "birine gülmek" ile aynı yapı.
Ve dizimde bir ayrıntı var: kânû mine'llezîne âmenû yadhakûn. Tamlama (mine'llezîne âmenû) fiilin önüne alınmış.
Öne alınan öğe vurgu kazanır. Yani ayet, onların gülmelerini değil, kime güldüklerini vurguluyor: özellikle iman edenlere.
- ğameze bi-aynihî — gözüyle işaret etti.
- el-ğamîze — kusur, zayıf nokta; birinde bulunup gösterilebilecek eksiklik.
- ğameze'd-dâbbe — hayvanın topallığını yokladı.
Fiil karşılıklıdır, yani en az iki kişi gerektirir. Alay tek başına yapılmaz. Bir kişi bir başkasıyla alay ediyorsa, üçüncü bir kişinin bunu görmesi gerekir; yoksa fiil tamamlanmaz.
Yani alay, iki taraflı görünen ama aslında üç taraflı bir fiildir: alay eden, alay edilen, ve alayı gören.
Bu, Hümeze bölümünde ele alınan لمز ile doğrudan bağlantılıdır. Orada kaydedilmişti: "لمز — ayıplamak, kusur bulmak, kaş göz işaretiyle küçümsemek, birini gözden düşürecek biçimde işaret etmek."
Ve orada varılan sonuç: "iki kelimenin ortak zemini fiilin kendisidir — birini küçültmek — ve fark, o fiilin araçlarındadır."
Mutaffifîn 83/30, lemzin tam olarak bu biçimini gösteriyor — ve tefâul kalıbıyla, onun bir grup fiili olduğunu ekliyor.
Ve Hümeze bölümünün kurduğu bağ burada bir kez daha görünüyor: orada, alay ile mal biriktirmenin aynı kişide birleşmesi ele alınmış ve şu sonuca varılmıştı — "küçümseme, birikimi değere çeviren mekanizmadır."
Mutaffifîn de aynı iki şeyi bir arada tutuyor: ölçüden kırpanlar (1-3) ile müminlere gülenler (29-33). Sûre ikisini açıkça birleştirmiyor, ama aynı metnin iki ucunda duruyorlar.
Yani sahne şudur: bir grup insan bir yerde duruyor; bir başka grup yanlarından geçiyor ve geçerken birbirlerine bakıp göz kırpıyorlar.
Bu tablo, Mekke'nin ilk yıllarına dair Kur'an'ın verdiği diğer bilgilerle uyumludur: inananlar sayıca az, sosyal olarak zayıf, ve toplumun ana akışının dışındaydılar. Kureyş bölümünde ele alındığı gibi Mekke'nin ileri gelenleri şehrin ticaretini ve itibarını elinde tutuyordu.
Ve orada varılan sonuç: "İtiraz teolojik değil, konumsal." Mutaffifîn 83/32'de bu itirazın sözü de verilecek.
Kök: ق-ل-ب. Hümeze bölümünde kaydedildiği gibi kökün asıl anlamı dönmek, çevrilmek, hâlden hâle geçmektir; kalb (yürek) bu köktendir çünkü halden hale girer.
Fiilin iki kez tekrarlanması bir gramer zorunluluğu değildir. Cümle ve izâ'nkalebû ilâ ehlihim kânû fekihîn olabilirdi. Tekrar bir tercihtir.
Klasik belâgatte bu tür tekrarların işlevi tekit ve dikkat çekmedir. Burada ek bir işlev daha var: fiilin ikinci geçişi, dönüşün nasıl olduğunu bildiriyor. Yani "döndüler" ve "keyifli döndüler" ayrı ayrı söyleniyor.
Ve kökün "hâlden hâle geçmek" anlamı burada çalışıyor. Kelimenin kendisi bir durum değişikliği bildirir. Ama ayet tam tersini söylüyor: dönüşte hiçbir şey değişmiyor. Aynı keyifle geliyorlar.
Bir. Alay, vicdanda bir iz bırakmıyor. Kişi yaptığı şeyden rahatsız olsaydı, eve dönerken keyifli olmazdı. Ayet fekihîn diyerek tam tersini kaydediyor: yapılan şey bir yük değil, bir kazanç olarak taşınıyor.
İki. Alay, ailede çoğalıyor. Anlatılan bir alay, dinleyenlerde de aynı bakışı üretir. Yani davranış, bir kişiden bir haneye geçiyor.
Bu tespiti kendi okumam olarak sunuyorum; ayet aktarımdan açıkça söz etmiyor, ama "ailelerine keyifle dönmek" ifadesi bu okumaya elverişlidir.
- فَاكِهَة (fâkihe) — meyve. Özellikle temel gıda olmayan, keyif için yenen meyve.
- تَفَكُّه (tefekküh) — meyve yemek; ve mecazen hoşça vakit geçirmek, şakalaşmak.
- فَكِه (fekih) — neşeli, şakacı, keyfi yerinde.
Dilcilerin kurduğu bağ şudur: meyve, ihtiyaç için değil haz için yenen şeydir. Neşe de aynı kategoridedir — gerekli değil, hoş olan.
Yani kelime, alayı bir eğlence olarak adlandırıyor. Yapılan şey bir kavga, bir düşmanlık, bir mücadele değil; tatlı bir şey.
| Okuyuş | Kalıp | Anlam farkı |
|---|---|---|
| فَكِهِين | Sıfat-ı müşebbehe | Yerleşmiş bir hâl: neşeli olmak onların durumudur |
| فَٰكِهِين | İsm-i fâil | O andaki hâl: o sırada keyifleniyorlardı |
Anlam farkı küçüktür ama vardır: birincisi kalıcılık, ikincisi anlıklık bildiriyor. Bağlam birinciye daha uygun görünüyor, çünkü sûre boyunca kâne + muzari yapısıyla süreklilik vurgulanmıştı.
Kur'an'daki bir başka kullanım kaydedilmeye değer: "Ve içinde keyif sürdükleri bir nimet." (Duhân 44/27) — Firavun'un kavminin bıraktığı şeyler sayılırken. Yine aynı kök, yine aynı ton.