وَمَا تَشَآءُونَ إِلَّآ أَن يَشَآءَ ٱللَّهُ رَبُّ ٱلْعَٰلَمِينَ
Ve mâ teşâûne illâ en yeşâallâhu rabbü'l-âlemîn "Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz."
- 27: Metnin ne olduğu sınırlanıyor — sadece bir hatırlatma.
- 29: İnsanın dilemesi sınırlanıyor — sadece O dilerse.
İki ayet arka arkaya ve ilk bakışta birbirini iptal ediyor görünüyor. Bu, kelâm tarihinin en uzun tartışmalarından birinin merkezindedir.
Bu tefsirde taraf tutmuyorum. Bakara 2/7 bölümünde (kalplerin mühürlenmesi) bu tartışmanın çerçevesi verildi ve orada şu kaydedilmişti: tarafların hiçbiri insanın sorumsuz olduğunu savunmamıştır; tartışma sorumluluğun nasıl kurulduğu üzerinedir. Bu kayıt burada da geçerlidir ve tekrarlamıyorum.
| Okuyuş | Ne diyor | Zayıf tarafı |
|---|---|---|
| Mutlak belirlenim | İnsanın gerçek bir dilemesi yoktur; her şey ilahi dilemedir | 28. ayeti anlamsız kılar. Bir metin, dilemesi olmayan birine "dileyen" diye hitap etmez |
| İnsan iradesinin bağımsızlığı | Ayet yalnızca imkânın Allah'tan olduğunu söyler; dileme insanındır | 29. ayetin lafzını zorlar: ayet imkândan değil, doğrudan dilemeden söz ediyor |
| İki katman | 28: fiil insanındır ve ona nispet edilir, sorumluluk ondadır. 29: o fiilin imkânı, zemini ve gerçekleşmesi Allah'ındır | İki katmanın nasıl birleştiği kelâmî tartışmanın kendisidir; ayet bunu açıklamıyor |
Sıra tersine çevrilseydi metin tutarsız olurdu. "Siz dileyemezsiniz — o halde dileyin" diyen bir metin kendisiyle çelişirdi. Oysa "dileyin — ve bilin ki dilemeniz de bir yere dayanıyor" diyen bir metin başka bir şey söylüyor.
Yani sıralamanın kendisi bir okuma yönü veriyor: kayıt, daveti iptal etmek için değil, davetin dayandığı yeri göstermek için konmuş.
Ve ayetin pratik işlevi de buna uyuyor. Yirmi sekizinci ayet insanın elini kuvvetlendiriyor: sen dileyebilirsin. Yirmi dokuzuncu ayet, o kuvvetin kaynağını kendine mal etmeyi engelliyor: dileyebiliyor olman da verilmiş bir şey.
Bu, sûrenin ilk yarısındaki el-mev'ûde ayetiyle de sessizce konuşuyor. Orada, hiçbir gücü olmayan birinin hakkı teslim ediliyordu. Burada, gücü olduğunu sanan birine gücünün nereden geldiği söyleniyor. Sûre iki uçta da aynı şeyi yapıyor: kimsenin elinde, kendisinden kaynaklanan bir güç yok.
Birinci bölümde kaydedilmişti: on iki şart cümlesinin hiçbirinde fâil yok. Güneş dürüldü — kim dürdü, söylenmiyor. Gök sıyrıldı — kim sıyırdı, söylenmiyor. Cehennem alevlendirildi, cennet yaklaştırıldı — hepsi edilgen.
Ve yirmi dokuzuncu ayette, sûrenin son iki kelimesinde, fâilin adı ilk ve tek kez veriliyor: ٱللَّهُ رَبُّ ٱلْعَٰلَمِينَ.
Bu, sûrenin en güçlü yapı özelliğidir. Ve şu etkiyi üretiyor: okuyucu on üç ayet boyunca fâili arar; ikinci yarıda bir zincir tarif edilir (elçi, Arş sahibi, taşıyıcı) ama zincirin başı hâlâ unvanla anılır (zi'l-arş); ve ancak son cümlede isim konur.
Ayrıca son iki kelime, sûrenin iki ayet öncesiyle de kafiye kuruyor: 27. ayet li'l-âlemîn ile bitiyordu, 29. ayet rabbü'l-âlemîn ile bitiyor. Metin âlemler için, ve âlemlerin bir Rabbi var. Aynı kelime, biri hedef biri kaynak.
Ve bir bağ daha: rabbü'l-âlemîn, Fâtiha'nın ikinci ayetidir. Tekvîr, Fâtiha'nın başladığı yerde bitiyor. Bunu bir okuma imkânı olarak kaydediyorum — mushaf tertibi ile nüzul tertibi farklıdır ve bu tür bağlantılar delil değil, bir okuma imkânıdır.