كَمَآ أَخْرَجَكَ رَبُّكَ مِنۢ بَيْتِكَ بِٱلْحَقِّ وَإِنَّ فَرِيقًا مِّنَ ٱلْمُؤْمِنِينَ لَكَٰرِهُونَ · يُجَٰدِلُونَكَ فِى ٱلْحَقِّ بَعْدَمَا تَبَيَّنَ كَأَنَّمَا يُسَاقُونَ إِلَى ٱلْمَوْتِ وَهُمْ يَنظُرُونَ
"Rabbin seni hak üzere evinden çıkardığında, müminlerden bir grup bundan hoşlanmıyordu. Gerçek ortaya çıktıktan sonra bile, sanki göz göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi seninle tartışıyorlardı."
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: hoşlanmayan taraf mümin diye anılıyor. Metin, kendi safındaki isteksizliği örtmüyor.
Ve Bakara 2/216'da aynı yapı işlendi (kütibe aleykümü'l-kıtâlü ve hüve kürhün leküm) ve orada kaydedilmişti: hüküm, muhatabın hissini yok saymadan konuyor. Oraya dayanıyorum.
يُجَٰدِلُونَكَ فِى ٱلْحَقِّ بَعْدَمَا تَبَيَّنَ — ج-د-ل kökü Ğâfir (Mü'min)'nin omurgasıydı ve orada kınanan şeyin dayanaksız tartışma olduğu (bi-ğayri sultânin etâhüm) tablolanmıştı. Buradaki kayıt aynı yerden geliyor: ba'de mâ tebeyyene — açıklık ortaya çıktıktan sonra.
وَتَوَدُّونَ أَنَّ غَيْرَ ذَاتِ ٱلشَّوْكَةِ تَكُونُ لَكُمْ (7) — zâtü'ş-şevke: "diken sahibi olan", yani silahlı ve çetin olan taraf.
Ve ayet, tercihin ne yönde olduğunu açıkça söylüyor: kolay olanı istiyorlardı. Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: sûre, ganimet tartışmasını (1. ayet) anlatmadan önce, o ganimetin beklendiği anı kaydediyor.
لِيُحِقَّ ٱلْحَقَّ وَيُبْطِلَ ٱلْبَٰطِلَ (8) — iki fiil, iki kökten kendi masdarıyla: yuhıkka'l-hakk, yübtıle'l-bâtıl. Arapçada bu yapı pekiştirir: hakkı hak kılmak, bâtılı geçersiz kılmak.