ٱذْهَبْ إِلَىٰ فِرْعَوْنَ إِنَّهُۥ طَغَىٰ · فَقُلْ هَل لَّكَ إِلَىٰٓ أَن تَزَكَّىٰ · وَأَهْدِيَكَ إِلَىٰ رَبِّكَ فَتَخْشَىٰ
İzheb ilâ Fir'avne innehû tağâ · Fe-kul hel leke ilâ en tezekkâ · Ve ehdiyeke ilâ rabbike fe-tahşâ "Firavun'a git; o azdı. De ki: 'Arınmaya var mısın? Seni Rabbine ileteyim de haşyet duyasın.'"
Özetle: kökün somut anlamı suyun yatağını aşmasıdır; tuğyan, bir varlığın kendi sınırını aşmasıdır; ve "azgınlık, kötü bir şeye sahip olmak değil; iyi bir şeyi kendi sınırının dışına taşırmaktır."
Alak bölümünde ayrıca şu kaydedilmişti: bu kök Kur'an'da en çok Firavun için kullanılır ve "tuğyanın en uç noktası, kendini rab konumuna koymaktır." Orada bu sûrenin yirmi dördüncü ayeti delil olarak anılmıştı.
Ama sûre bunu bir davet gerekçesi yapıyor. Ve bir sonraki ayet gerekçenin nasıl işlediğini gösteriyor: gidiş, cezalandırmak için değil, arınma teklif etmek için.
Fiilin mâzî gelmesi. Tağâ — "azdı", geçmiş zaman. Yani azgınlık tamamlanmış, yerleşmiş bir durum. Henüz olmakta olan bir şey değil.
Kalıbın içinde bir fiil gizlidir; takdiri "hel leke [ragbetün / mîlün] ilâ…" — "şuna [bir isteğin/eğilimin] var mı?"
Ve bu, muhatabın kim olduğu düşünüldüğünde kayda değerdir. Mûsâ, kendisini tanrı ilan etmiş, İsrâiloğullarının çocuklarını öldürtmüş bir hükümdarın karşısına çıkıyor ve ilk cümlesi bir teklif.
"İkiniz de Firavun'a gidin; çünkü o azdı. Ona yumuşak söz söyleyin; belki öğüt alır ya da korkar." (Tâhâ 20/43-44)
Oradaki ifade قَوْلًا لَّيِّنًاdır — yumuşak söz. Ve gerekçe de veriliyor: "belki öğüt alır ya da korkar."
İki sûre birlikte okunduğunda ortaya çıkan şey şudur: azgınlığın en uç örneğine bile önce teklif götürülüyor, ve teklif yumuşak bir dille yapılıyor.
Ve Tâhâ'daki "belki" (لَعَلَّ) kelimesi ayrıca kayda değer. Nebe' bölümünde işlendiği gibi, lealle mümkün olan şey için kullanılır; leyte imkânsız olan için. Yani Firavun'un öğüt alması mümkün sayılıyor.
Bu, sûrenin sonundaki hükme rağmen böyledir. Teklifin sonucunu biliyoruz (79/21: "yalanladı ve isyan etti"), ama teklifin kendisi gerçek bir teklif olarak yapılıyor.
Orada kaydedilen şuydu: kökün altında iki anlam birden vardır ve ikisi ayrılmaz — temizlik/arınma ve büyüme/artma. Sözlükler bunları ayrı maddelere bölmez. Ve "nefsini tezkiye etti" ifadesi yalnızca "temizledi" diye çevrildiğinde yarım kalır: "nefsini arındırdı ve böylece büyüttü."
| Kullanım | Ne demek | Hüküm |
|---|---|---|
| Fiilen arındırmak | Nefsi kirinden temizlemek, bilfiil düzeltmek | Övülüyor |
| Temize çıkarmak | Kendini temiz ilan etmek | Yasaklanıyor (Necm 53/32; Nisâ 4/49) |
| Şems 91/9 | Nâziât 79/18 | |
|---|---|---|
| Fiil | زَكَّىٰهَا (zekkâhâ) | تَزَكَّىٰ (tezekkâ) |
| Bab | تَفْعِيل — geçişli | تَفَعُّل — dönüşlü |
| Anlam | "Onu (nefsi) arındırdı" | "Arındı, kendi kendini arındırdı" |
| Nesne | Var (hâ zamiri: nefis) | Yok |
Tefa'ul babı, işin fâile dönmesini bildirir: kişi işi kendine yapar. Ve genellikle tedricîlik de bildirir: birden değil, kademe kademe.
Ve bu, Şems bölümündeki ayrımla birleşiyor. Orada yasaklanan şey kendini temiz ilan etmekti. Burada teklif edilen şey kendini arındırmaktır. İki fiil aynı kökten, ama biri iddia biri iştir.
Firavun'un durumu bu ayrımı özellikle keskinleştiriyor. O, kendisi hakkında en büyük iddiada bulunacak (79/24: "ben sizin en yüce rabbinizim"). Teklif edilen şey ise bir iddia değil, bir iş.
Bir kıraat notu. Fiilin تَزَّكَّىٰ (idgamlı) biçiminde okunduğu nakledilir; anlam aynıdır. İmam adı vermiyorum.
Fiil mansûb geliyor (ehdiye), çünkü bir önceki ayetteki أَنa atfedilmiştir: "arınmana ve seni iletmeme [var mısın?]"
Firavun'a "senin Rabbin" deniyor. Kendisini rab ilan edecek olan kişiye, bir Rabbi olduğu hatırlatılıyor.
Ve bu, Fâtiha bölümünde رَبِّ ٱلْعَٰلَمِين için kaydedilen tespitle doğrudan bağlantılıdır. Orada şu yazılmıştı: "Rabbü'l-âlemîn demek, aynı zamanda hiçbir insanın başka bir insanın rabbi olmadığını söylemektir. Cümlenin ilahiyat kadar siyaset tarafı da vardır." Ve orada bu ayetin devamı (79/24) delil olarak anılmıştı.
Nâziât 79/19, o tespitin diğer yarısını veriyor: rablık iddiasında bulunan kişinin kendisinin de bir Rabbi vardır.
İddia, gerçeği değiştirmiyor. Firavun kendisini rab ilan edebilir; ama bu, onun Rabbinin olmadığı anlamına gelmez.
| Kelime | Ne cinsten korku |
|---|---|
| خَوْف | Genel korku; bir tehlikeden ürkme. Sebebi dışarıdadır |
| خَشْيَة | Bilgiye dayalı korku; korkulanın büyüklüğünü bilmekten doğan ürperti. Sebebi bilgidir |
Bu ayrımı dilcilerin yaptığı bir tespit olarak kaydediyorum; her yerde katı biçimde işlediğini iddia etmiyorum.
"Kulları içinden Allah'a ancak âlimler haşyet duyar." (Fâtır 35/28)
Bu, kayda değer bir tercihtir. Beklenen sıra tersi olabilirdi: "önce kork, sonra iman et." Ayet bunu tersine çeviriyor: önce tanı, korku ondan doğsun.
Ve bu, kelimenin kendi anlamıyla uyumludur: haşyet bilgiye dayalı korkudur; bilgi olmadan haşyet olmaz.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum. Ama fânın sonuç bildirmesi ve Fâtır 35/28 metindedir.
| Ayet | İfade | Kime |
|---|---|---|
| 19 | fe-tahşâ | Firavun'a teklif edilen |
| 26 | li-men yahşâ | İbretin kime fayda vereceği |
| 45 | münziru men yahşâhâ | Uyarının kime ulaştığı |
Ve üçünün kurduğu şey şudur: haşyet, sûrenin ölçüsüdür. Kıssa haşyet duyana ibrettir; uyarı haşyet duyana ulaşır; ve Firavun'a teklif edilen şey haşyete varmaktı.