إِنَّ ٱلْمُتَّقِينَ فِى ظِلَٰلٍ وَعُيُونٍ وَفَوَٰكِهَ مِمَّا يَشْتَهُونَ
Sûrenin tek karşı tablosu. Kırk ayet boyunca tek bir taraf anlatıldı; burada dört ayetlik bir başka taraf giriyor.
Cümle إِنَّ ile başlıyor ve bağlaç yok. Bir önceki ayet veyl diye bitmişti; bu ayet doğrudan inne'l-müttekīn diye başlıyor.
Arapçada bu geçişe isti'nâf denir: yeni bir cümle, bağlaçsız. Ve iki cümle arasında bağlaç düşürülmesi (fasl), Târık bölümünde kaydedildiği gibi, ikinci cümlenin birinciyle sıkı bir ilişki içinde olduğunu gösterir.
Burada ilişki karşıtlıktır. Ve bağlacın olmaması karşıtlığı yumuşatmıyor, sertleştiriyor: iki tablo yan yana konuyor, aralarına hiçbir geçiş kelimesi girmiyor.
Kök: و-ق-ي. Vekā — korudu, siper oldu. ٱتَّقَىٰ (iftiâl babı) — kendini korudu, sakındı. مُتَّقِى — korunan.
Ve burada, kendi okumam olarak kaydettiğim bir gözlem var: muttakîlerin karşılığı olarak sayılan ilk şey gölgedir.
Muttakî, kendini koruyandır. Ve konulduğu yer, koruyan bir yerdir. Kelimenin kökü ile karşılığın niteliği aynı işi yapıyor: siper.
Bunu bir kök yakınlığı iddiası olarak değil — و-ق-ي ile ظ-ل-ل ayrı köklerdir — kavramsal bir uyum olarak kaydediyorum, ve kendi okumam olduğunu belirtiyorum.
| 77/30-31 | 77/41 | |
|---|---|---|
| Kelime | ظِلٍّ — tekil, nekre | ظِلَٰلٍ — çoğul, nekre |
| Niteliği | Zî selâsi şuab — üç kola ayrılmış | (nitelenmemiş) |
| Hükmü | Lâ zalîl — gölge etmez | (olumsuzlanmıyor) |
| Kim gidiyor | Emirle sevk edilenler | El-müttekīn — konumları bildiriliyor |
| Kip | Emir — "yürüyün" | Haber — "içindedirler" |
| Yanında ne var | El-leheb — alev | Uyûn — pınarlar |
Altı satırın hepsinde karşıtlık var. Ve en dikkat çekici olanı sonuncusu: sahte gölgenin yanında ateş, gerçek gölgenin yanında su var.
Tekil/çoğul farkı da anlamlı. Otuzuncu ayette bir tek gölge vardı ve o da üçe bölünmüştü — yani tek olan parçalanmıştı. Kırk birinci ayette gölgeler çoğuldur ve bölünmemiştir.
Ve kip farkı belki en önemlisi. Otuzuncu ayette muhataba "yürüyün" deniyordu — hareket etmesi isteniyordu. Kırk birinci ayette hiçbir emir yok; muttakîler zaten oradadır: fî zılâl.
Bu kök Ğâşiye bölümünde işlenmişti (aynin âniye / aynün câriye) ve orada iki pınarın karşıtlığı kurulmuştu: biri kaynayan, biri akan.
Gözün ve pınarın aynı kelimeyle anılması Arapçanın dikkat çekici tercihlerinden biridir. İkisi de yerden/yüzeyden bir sıvının çıktığı açıklıktır. Ve Kur'an bu ortaklığı zaman zaman kullanır.
Çölde pınarın anlamı. Gölge gibi, pınar da Arabistan'da bir estetik unsur değil bir hayat şartıdır. Ayn, bir vahanın merkezidir; yerleşim onun etrafında kurulur.
Ve 27. ayetle bağ. Sûrenin üçüncü delil bölümünde şöyle denmişti: "size tatlı su içirdik" — mâen fürâtâ.
- فَاكِهَة — meyve. Çoğulu fevâkih.
- فُكَاهَة — hoş sohbet, şakalaşma, neşe. تَفَكُّه — hoşça vakit geçirmek, tadını çıkarmak.
İki dal arasındaki bağ dilcilerce şöyle kurulur: fâkihe, zorunlu gıda (kūt, taâm) değil, hoşluk için yenen şeydir. Yani meyvenin tanımı, ihtiyaç değil zevktir.
Bu ayrım Kur'an'da işletiliyor: fâkihe ile taâm aynı şey değildir. Karnı doyuran taâmdır; fâkihe onun üstüne gelendir.
ٱشْتَهَىٰ — kök: ش-ه-و. Şehvet — bir şeye karşı duyulan güçlü istek. Kelime Türkçede daralmış bir anlam kazanmıştır; Arapçada ise her türlü şiddetli arzu için kullanılır.
Ayetin dediği şey şu: verilen meyve, belirlenmiş bir meyve değil; istenen meyve. Ölçü dışarıdan değil, isteyenden geliyor.
Bu, sûrenin bir başka yerindeki ölçüyle karşıtlık kuruyor. Cehennem tablosunda yiyecek yoktu; Ğâşiye'de darî' vardı — istenmeyen, yenmeyen bir şey. Burada ise seçim isteyene bırakılıyor.
Ve bir not: iştehâ fiili iftiâl babındadır ve bu bab çoğu zaman çabayı, kişinin kendi katılımını bildirir. Yani istek pasif bir arzu değil, kişinin kendisinden çıkan bir yönelim.