هَٰذَا يَوْمُ لَا يَنطِقُونَ وَلَا يُؤْذَنُ لَهُمْ فَيَعْتَذِرُونَ
Ve bir gramer ayrıntısı: yevmü kelimesi burada mecrûr değil, ve tamlaması bir cümledir (lâ yentıkūn). Arapçada zaman zarfının bir cümleye izafe edilmesi olağandır ve iki i'râb vechi kaydedilir (yevmü / yevme). Anlamda fark doğurmuyor: "konuşmadıkları gün".
İfadenin sıradışı tarafı şu: günün adı, o gün olmayan bir şeyle konuyor. "Hesap günü" değil, "ayırma günü" değil, "konuşamadıkları gün".
| Kelime | Ne bildiriyor |
|---|---|
| قَوْل | Söylenen sözün kendisi; içerik |
| كَلَام | Konuşma, karşılıklı söz |
| نُطْق | Sesin eklemlenmesi, anlamlı ses çıkarma kabiliyeti |
Nutk, kelimeyi telaffuz edebilmektir. Bu yüzden mantık ilmine Arapçada مَنْطِق denir: sözün doğru eklemlenmesi. Ve insan için kullanılan tanım hayevân nâtıktır — "konuşan canlı".
Kelimenin seçimindeki incelik: ayet "susarlar" demiyor, "söz söylemezler" de demiyor. "Nutkedemezler" diyor — yani ses eklemlenmiyor.
Bu, susmaktan farklıdır. Susan kişi konuşabilir ama konuşmaz. Burada anlatılan, kabiliyetin kendisinin çalışmamasıdır.
"Sizi işiten ya da size fayda veren ya da zarar veren şeylere mi tapıyorsunuz?" … "Ona sorun, eğer konuşabiliyorlarsa." (Enbiyâ 21/63) "Size ne oluyor, konuşmuyorsunuz?" (Sâffât 37/92)
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum. İki sûre arasında bilinçli bir gönderme olduğu iddiasında değilim; ama fiilin Kur'an'daki kullanım alanı bu ayetin tonunu belirliyor.
| Çözüm | Nasıl işliyor |
|---|---|
| Farklı duraklar (mevâtın) | O gün tek bir an değil, uzun bir süreçtir. Bir durakta konuşulur, başka bir durakta konuşulmaz |
| Konuşmanın türü | Konuşamadıkları şey mazerettir, genel olarak konuşma değil. Ayetin devamı bunu gösteriyor: izin verilmez ki mazeret sunsunlar |
| Fayda vermeyen konuşma | Konuşurlar ama konuşmaları hükümsüzdür; hükümsüz söz, söylenmemiş sayılır |
İkinci çözüm ayetin kendi yapısına en uygun olanıdır, çünkü 36. ayet 35'i açıklıyor: konuşamama, mazeret sunamama olarak tanımlanıyor.
Birinci çözüm de yaygındır ve Kur'an'ın kıyamet sahnelerinin farklı anları anlattığı gözlemine dayanır. İkisi birbirini dışlamıyor.
Bir tercih dayatmıyorum; ama ayetin iç yapısı (35 ile 36 arasındaki ve bağı ve açıklama ilişkisi) ikinci çözümü destekliyor.
Kök: أ-ذ-ن. Ve bu kök bu tefsirde İnşikâk bölümünde ayrıntılı işlendi. Oradan alınacak olan, bu ayeti bambaşka okutuyor:
Bu kökün merkezinde bir organ var: أُذُن (üzün) — kulak. Kökün bütün türevleri o organdan çıkıyor: | أُذُن | Kulak | | أَذِنَ لِـ | Kulak verdi, dinledi | | أَذِنَ لَهُ فِى | İzin verdi | | إِذْن | İzin | | أَذَان | Ezan; kulağa ulaştırılan çağrı | Ve orada kaydedilmişti: "Türkçede 'izin' ile 'kulak' arasında bir bağ yoktur; Arapçada aynı kelimedir. Arapçada birine izin vermek, aslında onu dinlemektir: talep kulağa ulaşmış, kabul edilmiştir. İzin, dinlemenin sonucudur."
Yani sorun, bir prosedür engeli değil. Konuşma imkânı, dinleyen olmadığı için yok. İznin kökü kulaksa, iznin verilmemesi kulağın kapalı olmasıdır.
Bu okumayı kökün anlamından çıkardığım bir yorum olarak kaydediyorum. Kökün kulakla ilişkisi ise dilcilerin verisidir ve İnşikâk bölümünde kaynağıyla birlikte işlendi.
Ve İnşikâk'la bir karşıtlık doğuyor. Orada gök, Rabbine ezinet etmişti — kulak vermişti. Burada insana lâ yü'zenü — kulak verilmiyor.
Aynı kök, iki sûrede iki yönde: gök dinliyor, insan dinlenmiyor. Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum.
"O gün, Rahmân'ın izin verdiği ve doğru söz söyleyen dışında kimse konuşamaz." (Nebe' 78/38)
Bu ayet elimizdeki iki ayetin en iyi açıklamasıdır: konuşma, izne bağlıdır. Ve izin iki şart taşıyor — verilmiş olmak, ve doğru söylemek.
"O gün geldiğinde, O'nun izni olmadan hiç kimse konuşamaz." (Hûd 11/105)
Gramerdeki incelik — ve nahivcilerin üzerinde durduğu nokta. Fiilin sonundaki نَ duruyor: فَيَعْتَذِرُونَ. Yani fiil merfûdur, mansûb değil.
Bu bir ayrıntı gibi görünüyor ama anlamı değiştiriyor, ve klasik nahiv kitaplarında bu ayet düzenli olarak örnek verilir.
| İ'râb | Yazılışı | Fe'nin türü | Anlam |
|---|---|---|---|
| Mansûb | fe-ya'tezirû (nûn düşer) | Fâü's-sebebiyye + gizli en | "İzin verilmez ki mazeret sunsunlar" — sunulabilecek bir mazeret var, ama izin yok |
| Merfû (ayetteki) | fe-ya'tezirûne (nûn durur) | Atıf ya da isti'nâf | "İzin verilmez, ve mazeret de sunmazlar" — iki ayrı olumsuzlama |
Ayette ikincisi var. Ve fark şudur: mansûb okuyuşta mazeretin varlığı ima edilirdi, engel yalnızca izin olurdu. Merfû okuyuşta ise iki şey ayrı ayrı bildiriliyor: izin de verilmiyor, mazeret de sunulmuyor.
Bu ayrıntı belirleyicidir, çünkü sûrenin altıncı ayetiyle kurulan halkanın anlamını tam olarak veriyor: altıncı ayette mazeret zemini zaten kaldırılmıştı. Sunulacak bir şey yok. İzin verilse de sunulacak bir mazeret olmadığı için, iki olumsuzlama birbirinden bağımsız duruyor.
Bunu, nahivcilerin bu ayet için kaydettiği i'râb farkına dayandırıyorum; farkın anlama etkisi hakkındaki yorum ise benim okumamdır.
| 77/6 | 77/36 | |
|---|---|---|
| Kelime | عُذْرًا — masdar | فَيَعْتَذِرُونَ — iftiâl babı, fiil |
| Kim | Gönderilenler (yeminin konusu) | Yalanlayanlar |
| Ne oluyor | Mazeret zemini kaldırılıyor | Mazeret sunulmuyor |
| Nerede | Dünyada | O gün |
| Kip | Amaç bildiren masdar | Reddedilen fiil |
| İlişki | Sebep | Sonuç |
Sûre, mazeretin kapısını altıncı ayette kapatıyor ve otuz altıncı ayette kapının kapalı olduğunu gösteriyor.
İkinci adım, üçüncüsünü gerekli kılıyor. Mazeret zemini zaten kaldırılmışsa, mazeret dinlemenin bir anlamı yoktur. İzin verilmemesi bir keyfîlik değil, bir tutarlılıktır.
Nisâ 4/165'in mantığı burada tamamlanıyor: "elçilerden sonra insanların Allah'a karşı bir delili kalmasın." Delil kalmamışsa, delil sunma oturumu da açılmaz.
Son ayet, elimizdeki ayetin karşılığıdır: Mürselât'ta izin verilmediği söyleniyor, Tahrîm'de doğrudan yasaklanıyor.