إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ ٱلْقُرْءَانَ تَنزِيلًا
1. إِنَّا — inne + nâ: pekiştirme edatı. 2. نَحْنُ — ayrık zamir. Gramer bakımından gereksizdir; fiil zaten özneyi taşıyor. Nahivciler buna zamîru'l-fasl ya da tekit zamiri der: tahsis bildirir — "biz, başkası değil". 3. تَنزِيلًا — mef'ûl-i mutlak.
Üç kat pekiştirme, cümlenin bir itiraza cevap verdiğini gösteriyor. İtiraz metinde yok ama Kur'an'ın başka yerlerinden bilinir: metnin kaynağı hakkındaki iddialar.
Kök: ن-ز-ل. Bakara 2/23 bahsinde işlendi. Oradaki tespit şuydu: Arapçada aynı kökten iki kalıp vardır ve Kur'an ikisini de kullanır — enzele ve nezzele; ikincisi fiilin parça parça, tekrarlanarak yapıldığını bildirir. Kur'an'ın yirmi üç yıla yayılarak inmesi, kelimenin kalıbında kayıtlıdır.
Buraya özgü olan, mef'ûl-i mutlakın eklenmesidir: nezzelnâ … tenzîlâ. Masdar da aynı kalıptan (tef'îl). Yani "parça parça indirme"nin kendisi bir kez daha vurgulanıyor.
Ayetin yeri ilk bakışta tuhaftır. Yirmi iki ayet cennet ve ebrâr anlatıldı; şimdi birden vahyin kaynağından söz ediliyor.
Bağ, sonraki üç ayette görünüyor. Yirmi dördüncü ayet bir emir verecek: sabret, uyma. Yirmi beşinci ve altıncı ayetler iki emir daha verecek: an, secde et.
Emirden önce kaynağın kurulması, sûrenin mantığıdır. Bir emrin bağlayıcılığı, onu verenin kim olduğuna bağlıdır. Yirmi üçüncü ayet, dört emrin dayandığı yeri koyuyor.
Ve bir bağ daha var: ebrâr, adaklarını ödeyen insanlardı (7) — kendilerini bağlayan şeyi yerine getirenler. Muhataba şimdi bir bağ veriliyor.