قُلْ إِنْ أَدْرِي أَقَرِيبٌ مَّا تُوعَدُونَ أَمْ يَجْعَلُ لَهُ رَبِّي أَمَدًا
إِنْ burada şart edatı değil, nâfiye (olumsuzluk edatı) olarak kullanılmıştır: in edrî = mâ edrî = "bilmiyorum". Arapçada inin bu kullanımı yerleşiktir ve Kur'an'da birkaç yerde geçer.
Bu paralellik 10. ayette ele alınmıştı; burada tamamlanıyor. Sûre, gaybı bilmemeyi iki ayrı ağızdan söyletiyor:
- Cinler (10): yerdekilere ne murad edildiğini bilmiyoruz.
- Peygamber (25): vaat edilenin ne zaman geleceğini bilmiyorum.
Yani sûre bir sıralama kuruyor: iki örnek, sonra kural. Kehanet kaynağı sanılan varlıklar bilmiyor; Allah'ın elçisi bilmiyor; çünkü gayb yalnız O'nundur.
| 72/10 (cinler) | 72/25 (Peygamber) | |
|---|---|---|
| Yapı | e-şerrun … em erâde | e-karîbun … em yec'alü |
| Bilinmeyen | Ne olacağı | Ne zaman olacağı |
| İkinci şıkta anılan | rabbühüm — "onların Rabbi" | rabbî — "benim Rabbim" |
Ve bir ortak nokta daha: her iki ayette de ikinci şıkta "Rab" ismi anılıyor. Bilinmeyenin sahibi, terbiye eden isimle anılıyor.
Kök أ-م-د: bir zaman aralığı — ve özellikle sonu olan bir aralık. Emed, başı ve sonu belli bir müddettir.
Kelimenin zamandan farkı budur: zamân genel süreyi, emed sınırlı ve uçları belli bir süreyi bildirir. Klasik dilciler emedi "bir şeyin nihayeti" diye de açıklar.
Kelimenin seçimi bir şey söylüyor: ayet "yoksa uzun mu sürecek" derken bile, sonu olan bir süreden söz ediyor. Yani belirsiz olan şey ne zaman olduğudur, olup olmayacağı değil. Cümlenin iki şıkkı da olayın gerçekleşeceğini varsayıyor: yakın mı, uzak mı.
Alışılmış beklenti şudur: bir öğreti taşıyan kişi, taşıdığı öğretinin her sorusuna cevap verebilmelidir; bilmediğini söylemek, taşıdığı şeyi zayıflatır.
Sûre bunun tersini yapıyor. Ve mantığı açıktır: bilginin sınırını çizen, sınır içindeki bilgiyi güvenilir kılar. Her soruya cevap veren kaynağın hiçbir cevabı denetlenemez; bir yerde durup "burası benim alanım değil" diyen kaynak, alanı içindeki sözü tartılabilir hale getirir.
İkincisi: elde olanla olmayanı ayırmak. Dört ayet boyunca sayılanlar bir yokluk listesi değil, bir görev tarifidir. Elçinin elinde olan tek şey söylenmiştir: belâğ — taşımak. Bunun dışındaki her şey — sonucu, zamanı, muhatabın tepkisi — başkasının işidir.
Bir işin sınırlarını bilmek, o işi yapılabilir kılar. Sınırı bilmeyen kişi ya taşıyamayacağı bir yükün altına girer ya da taşıyabileceğini de bırakır.
Üçüncüsü: kalabalığın merkezindeki kişinin kendini küçültmesi. 19. ayette bir sahne vardı: dua eden bir adam ve üstüne yığılan bir kütle. Bu dört ayet, o sahneye verilen cevaptır. Ve cevabın biçimi dikkat çekicidir — kalabalık dağıtılmıyor, uyarılmıyor, kınanmıyor. Merkezdeki kişi konuşuyor ve kendi konumunu düzeltiyor.
Bu, dinî yapıların en eski sorununa verilmiş bir cevaptır: aracının merkeze geçmesi, çoğu zaman aracının kendi tavrıyla önlenir ya da önlenemez.
Son üç ayet tek bir cümledir ve sûrenin bütün meselesini hükme bağlar. 25. ayette Peygamber "bilmiyorum" dedi; 26. ayet bunun niçin böyle olduğunu söylüyor.