وَأَن لَّوِ اسْتَقَامُوا عَلَى الطَّرِيقَةِ لَأَسْقَيْنَاهُم مَّاءً غَدَقًا
16 ve 17. ayetler tek bir cümledir ve ikiye bölünmüştür. Birincisi vaadi, ikincisi vaadin sebebini verir. Sebep beklenmedik olduğu için ayet bölünmesi de anlamlıdır: okuyucu 16. ayette bir müjde duyar, 17. ayette müjdenin ne olduğunu öğrenir.
Kök ق-و-م: dikilmek, ayağa kalkmak, doğrulmak. Bu kökün Kur'an'daki dağılımı Fâtiha, Beyyine ve Tekvîr bölümlerinde ele alınmıştı; orada kurulmuş zincir şuydu: müstakîm (yolun sıfatı) → ikāme (namazın fiili) → kayyime (dinin niteliği) → yestakîm (kişinin fiili).
اسْتَقَامَ, istif'âl bâbındadır ve burada kararlılık, süreklilik ve doğrultuda kalma bildirir. Türkçedeki "istikamet" kelimesi buradan gelir ve iki anlamı birden taşır: yön ve doğruluk. Bu, kelimenin Arapçadaki halini iyi yansıtır.
Fiilin çekimi geçmiş zaman + lev şart edatıdır. Lev, Arapçada gerçekleşmemiş şart bildirir: "eğer öyle olsaydı — ama olmadı." Yani cümle bir teklif değil, bir karşı olgu anlatıyor: bu yol tutulmadı, tutulsaydı şu olurdu.
Ve dördüncüsü bir önceki sûrededir. Nûh, kavmine tam olarak bu denklemi sunar: "Rabbinizden bağışlanma dileyin… üzerinize gökten bol bol yağmur göndersin, sizi mallar ve oğullarla desteklesin, sizin için bahçeler ve ırmaklar var etsin" (Nûh 71/10-12). Nûh bahsinde bu ayetlerin toplumsal, şartlı ve garantisiz bir bağ kurduğu, bir zenginlik formülü olmadığı işlenmişti.
İki sûre yan yana konunca denklemin ikinci yarısı görünür hale geliyor. Nûh sûresi vaadi verir; Cin sûresi vaadin adını koyar. Nûh'ta suyun ne olduğu söylenmez — bereket olarak sunulur. Burada, bir ayet sonra, aynı suya fitne denecektir. İki sûre birlikte okunmadıkça biri fazla iyimser, öteki fazla karamsar görünür.
| 72/11 | 72/16 | |
|---|---|---|
| Biçim | tarâik — çoğul | et-tarîka — tekil |
| Belirlilik | Belirsiz | Belirli (el- takılı) |
| Sıfatı | kıdedâ — şerit şerit, kopuk | Yok — sıfata ihtiyaç duymuyor |
Beş ayet arayla aynı kelime, tam ters biçimde. Cinler kendilerini "ayrı ayrı yollar" diye tarif etmişti; şimdi "o yol" anılıyor.
Bu, Fâtiha bölümündeki tespitin bir başka doğrulanmasıdır: bir yol, çok sapak. Kur'an sapmayı çoğulla, doğruyu tekille adlandırır.
Belirlilik takısı (el-) ayrıca bir hasr kurar. Kelime "bir yol" demiyor, "o yol" diyor — muhatabın bildiği, tarif edilmesine gerek olmayan yol. Hangi yol olduğu söylenmiyor, çünkü söylemeye gerek yok: sûrenin baştan beri anlattığı şey.
Üzerinde (alâ) harfi de anlamlıdır. Fâtiha ve Bakara bölümlerinde bu harfin işlevi ele alınmıştı: alâ, üstünde olmayı, sağlam basmayı bildirir — "alâ hüden min rabbihim" (Bakara 2/5). Sapkınlık için ise fî (içinde) kullanılır. Burada da doğruluk alâ ile geliyor: yolun üstünde durmak.
أَسْقَىٰ, if'âl bâbında: içirmek, sulamak — su vermek değil, su ile doyurmak. Arapçada sekâ ile eskâ arasında dilcilerin kaydettiği bir ayrım vardır: eskâ, sürekli ve bol su sağlamaya (bir araziyi sulamaya, bir kaynağa erişim vermeye) daha yakındır.
Arabistan'da su, refahın ölçüsü değil, kendisidir. Bir yerleşimin varlığı suya bağlıdır; kervan yolları su noktalarına göre çizilir; bir kabilenin gücü, elindeki kuyu ve pınarlarla ölçülür. Kur'an'ın indiği coğrafyada "bol su" ifadesi, bugünkü dille "bolluk, refah, iktisadî genişlik" demektir.
Kur'an bu bağı başka yerlerde de kurar: yağmurun kesilmesi darlığın, yağmurun bolluğu bereketin işaretidir.
Yani ayet soyut bir manevî mükâfat vaat etmiyor. Dünyevî, ölçülebilir, elle tutulur bir bolluktan söz ediyor. Ve bu, bir sonraki ayetin sürprizini hazırlıyor.