وَأَنَّا مِنَّا الْمُسْلِمُونَ وَمِنَّا الْقَاسِطُونَ ۖ فَمَنْ أَسْلَمَ فَأُولَـٰئِكَ تَحَرَّوْا رَشَدًا
"Ve şu ki: İçimizde teslim olanlar var, içimizde haktan sapanlar var. Teslim olanlar, doğruyu arayıp bulmuş olanlardır."
| 72/11 | 72/14 | |
|---|---|---|
| Birinci grup | es-sâlihûn — iyi olanlar | el-müslimûn — teslim olanlar |
| İkinci grup | dûne zâlik — bunun altındakiler | el-kâsitûn — haktan sapanlar |
| Ton | Ölçülü, adlandırmayan | Adlandıran, keskin |
| Zaman | künnâ — geçmiş ("idik") | minnâ — şimdiki hal ("bizden") |
Üç ayet arayla aynı ayrım iki kez yapılıyor. Ne değişti? Aradaki üç ayette cinler kendi tecrübelerini anlattılar: kaçamayacaklarını anladılar (12), hidayeti duyup iman ettiler (13). Ayrım, ancak bu anlatımdan sonra keskinleşiyor.
Ve dilbilgisel bir fark daha var: 11. ayette künnâ (idik) — geçmiş. Burada minnâ (bizden) — şimdi. Yani bölünmüşlük geçmişte de vardı, şimdi de var; ama şimdi tarafların adı konmuş durumda.
Kök س-ل-م: sağlam olmak, kusursuz olmak, kurtulmak. Aynı kökten selâm (esenlik), silm (barış), selîm (sağlam, kusursuz), teslîm.
Müslim, if'âl babının ism-i fâilidir (esleme): kendini teslim eden. Kelimenin çekirdeğinde iki fikir birleşir — sağlamlık ve teslimiyet. Bir şeyi eksiksiz, kusursuz, sağlam biçimde karşı tarafa vermek.
Kelimenin buradaki kullanımı üzerinde durmak gerekir. Cinler kendilerini müslimûn diye adlandırıyor. Bu, kelimenin Kur'an'daki geniş kullanımıyla uyumludur: Kur'an islâm ve müslim kelimelerini, kendisinden önceki peygamberler ve toplulukları için de kullanır (İbrâhim için: "O bir hanîf müslimdi" — Âl-i İmrân 3/67; Yûsuf'un duası: "beni müslim olarak öldür" — Yûsuf 12/101).
- قاسط (kâsıt) — haktan sapan, zulmeden, payı bozan.
- مقسط (muksit) — adaletli davranan, hakkı yerine getiren.
Arapçada bir kökün zıt iki anlam taşımasına ezdâd denir ve dilcilerin uzun uzun tartıştığı bir konudur. Bazı örneklerde açıklama zordur; ama bu örnekte açıklama nettir ve kalıba dayanır.
| Fiil | Bâb | Anlam |
|---|---|---|
| قَسَطَ (kasata) | Sülâsî (basit) | Haktan saptı, zulmetti |
| أَقْسَطَ (aksata) | If'âl (hemzeli) | Adalet etti |
Ve if'âl bâbının buradaki işlevi, gramerde selb hemzesi (hemzetü's-selb) diye anılır: kökün anlamını gidermek, ortadan kaldırmak.
Bu, if'âl bâbının bilinen bir işlevidir ve başka örnekleri de vardır: şekâ (şikâyet etti) → eşkâ (şikâyetini giderdi); acame (bir şeyin dilini anlaşılmaz buldu) → a'ceme (noktalayarak anlaşılmaz olmaktan çıkardı).
Yani zıtlık rastgele değil, düzenlidir. Kök tek bir anlam taşır — sapma, payı bozma — ve if'âl bâbı o anlamı ortadan kaldırma işlevi görür. İki kelime aynı şeyi söylüyor: biri fiili, öteki fiilin giderilmesini.
Bir de üçüncü kelime var: قِسْط (kıst) — pay, hisse; ve buradan adalet. Kur'an'da yaygındır: "Tartıyı adaletle (bi'l-kıst) yerine getirin" (Rahmân 55/9); "Ölçüyü ve tartıyı adaletle (bi'l-kıst) tam yapın" (En'âm 6/152).
Ve Allah'ın sevdiği kimseler için: "Allah adaletli davrananları (el-muksitîn) sever" (Mâide 5/42; ayrıca Hucurât 49/9 ve Mümtehine 60/8'de aynı ifade).
| Kelime | Anlam | Kur'an'da |
|---|---|---|
| kıst | Pay, hak, adalet | Rahmân 55/9, En'âm 6/152 |
| muksit | Adaletli davranan | Mâide 5/42 |
| kâsıt | Payı bozan, haktan sapan | Cin 72/14, 15 |
Kâsıt kelimesinin seçimi, sapmayı adalet diliyle tarif eder. "Kâfir" denmiyor, "fâsık" denmiyor, "zâlim" denmiyor. Payı bozan deniyor.
Bunun anlamı şudur: Allah'ın hakkını vermemek, bir ölçü meselesi olarak adlandırılıyor. İman, terazi diliyle konuşuluyor.
Ve bu, bir önceki ayetle birleşiyor. 13. ayette iman edenin bahsten (eksik verilmekten) korkmayacağı söylenmişti — yine terazi dili. Şimdi 14. ayette karşı taraf payı bozanlar diye adlandırılıyor.
Yani iki ayet birlikte şunu kuruyor: hesabın iki tarafı vardır. İnanan, kendisine eksik verilmesinden korkmaz; kâsıt ise verilmesi gerekeni eksiltendir.
Dizim. Şart men ile başlıyor (tekil), cevap ülâike ile geliyor (çoğul). Arapçada bu geçiş olağandır: men lafzen tekil, manen çoğuldur.
Etkisi şudur: hüküm tek tek kişilere veriliyor (kim teslim olursa), ama sonuç bir topluluk olarak anılıyor (işte onlar). Teslimiyet bireysel bir karardır; sonucu bir gruba katılmaktır.
Kökün somut anlamı: bir şeyin en uygun, en doğru, en yerinde olanını aramak. Harâ — layık olmak, yakışmak. Hariyyün bi-kezâ — "şuna layıktır" anlamında yerleşik bir ifade.
تحرّى (teharrâ), tefe''ul bâbındadır ve bu bâb Arapçada çaba ve tedricîlik bildirir: bir şeyi adım adım, uğraşarak elde etmek.
1. Aramak — kasten, dikkatle, en uygun olanı bulmaya çalışmak. 2. İsabet etmek — aranan şeyi bulmak.
Türkçede kelimenin bir kalıntısı vardır: hukuk dilinde "tahkikat ve taharri" — araştırma, soruşturma. Kelime oraya bu kökten geçmiştir.
Fiilin bu ayette seçilmesi, sûrenin bilgi meselesiyle doğrudan bağlıdır. Ayet "teslim olanlar rüşdü buldu" demiyor; "arayıp buldu" diyor. Yani teslimiyet, edilgen bir kabul olarak değil, bir arayışın sonucu olarak anılıyor.
Ve bu, cinlerin sûrenin başında anlattığı sürece tam olarak uyar: dinlediler (1), ne yaptığını değerlendirdiler (2), iman ettiler (2). Arama, değerlendirme, karar — üç aşama.
- 2. ayette: metnin götürdüğü yer — "rüşde iletiyor".
- 10. ayette: Allah'ın dileyebileceği şey — "Rableri onlar için rüşd mü diledi?"
- 14. ayette: teslim olanın ulaştığı şey — "rüşdü arayıp buldular".
Üç ayet, üç aşama: gösterilen → dilenen → ulaşılan. Kelime sûrede bir yörünge çiziyor ve son geçişi (21) Peygamber'in ağzında olacak.