وَأَنَّا ظَنَنَّا أَن لَّن نُّعْجِزَ اللَّهَ فِي الْأَرْضِ وَلَن نُّعْجِزَهُ هَرَبًا
"Ve şu ki: Yeryüzünde Allah'ı âciz bırakamayacağımızı, kaçarak da O'nu âciz bırakamayacağımızı anladık."
Fiil sûrede üçüncü ve son kez geçiyor. 5. ve 7. ayetlerde zanlar yanlış çıkmıştı; burada zan doğrudur.
Bu, tesadüfi bir dizilim değil. Sûre üç zan sıralıyor ve ikisi Allah hakkında (kimse O'nun hakkında yalan söylemez / O kimseyi diriltmeyecek), biri kendileri hakkında (O'ndan kaçamayız). Yanlış olanlar, Allah hakkında fazla şey varsayanlardır; doğru olan, kendisi hakkında az şey varsayandır.
Türkçeye "anladık" diye çevirmek burada uygun düşüyor; çünkü fiil bu bağlamda kesin kanaate varmayı bildiriyor.
Kök ع-ج-ز. Ve kökün somut anlamı beklenmedik bir yerdedir: عَجُز (acüz), bir şeyin arka tarafı, kıç kısmıdır. Devenin arka bölümü, bir şeyin sonu.
Buradan acz kavramı türer ve türeme mantığı şudur: bir işin arkasında/sonunda kalmak — yani yetişememek, geride kalmak, gücü yetmemek. Türkçedeki "geri kalmak" ifadesinde de benzer bir mantık var.
Kalıp önemlidir: nu'cize — if'âl babı (a'ceze), ettirgen. "Âciz olmak" değil, "âciz bırakmak". Yani birinin gücünün yetişemeyeceği bir konuma geçmek.
Kur'an bu kalıbı düzenli olarak, Allah'tan kaçmanın imkânsızlığı bağlamında kullanır: "Siz yeryüzünde âciz bırakacak değilsiniz" (Ankebût 29/22 ve benzer ifadeler birkaç yerde geçer). Aynı kökten mu'cize kelimesi de gelir: karşısındakini âciz bırakan şey.
- len nu'cize'llâhe fi'l-ard — "yeryüzünde âciz bırakamayız"
- ve len nu'cizehû herabâ — "kaçarak da âciz bırakamayız"
Birinci kapı: direnmek. Bulunduğun yerde durup karşı koymak. "Yeryüzünde" ifadesi mekânı belirtir: yaşadığımız alan içinde, olduğumuz yerde.
İki seçenek, insanın (ve burada cinlerin) bir güç karşısında yapabileceği her şeyi kapsar: kal ve karşı koy, ya da git. Ayet ikisini de kapatıyor.
هَرَبًا kelimesinin gramer konumu üzerinde durulmuştur. Masdardır (herab — kaçmak) ve cümlede birkaç şekilde tahlil edilebilir: hal olarak ("kaçarak"), ya da mefûlün lieclih benzeri bir işlevle ("kaçmakla"). Anlamda ciddi bir fark doğurmuyor; ikisinde de kaçma, âciz bırakma girişiminin yöntemi olarak duruyor.
Bu fikir Kur'an'da açık bir meydan okuma cümlesiyle de ifade edilir ve muhatabı yine cinler ve insanlardır:
"Ey cin ve insan topluluğu! Göklerin ve yerin sınırlarını aşıp geçebilirseniz geçin. Ancak bir güçle geçebilirsiniz." (Rahmân 55/33)
Aynı iki tür, aynı mesele: alanın dışına çıkma girişimi. Cin 72/12, o meydan okumanın cevabı gibidir — cinler kendileri adına cevabı vermiş: geçemeyiz.
Sığınılan taraf, kaçacak yeri olmadığını itiraf ediyor. Sığınmanın anlamı, kendisinden korkulan şeyin ulaşamayacağı bir yere geçmektir. Cinler böyle bir yerlerinin olmadığını söylüyorlar. Dolayısıyla onlara sığınan kişi, kaçacak yeri olmayan birinin arkasına saklanmış oluyor.
Sûre bu tespiti hiçbir yerde açıkça yapmaz. İki ayeti aynı listeye koyar ve okuyucunun bağlantıyı kurmasını bekler.
Ve aynı yapı 22. ayette en yüksek örnekle tekrarlanacak: "De ki: Beni Allah'tan hiç kimse kurtaramaz; O'ndan başka sığınacak bir yer de bulamam." Yani Peygamber de aynı cümleyi kendisi için kuruyor. Sûre, sığınak olamayacak varlıkların listesini aşağıdan yukarı doğru tamamlıyor: cinler kaçamaz — elçi de kurtarılamaz.