وَقَدْ أَضَلُّوا كَثِيرًا ۖ وَلَا تَزِدِ الظَّالِمِينَ إِلَّا ضَلَالًا
- Birinci yarı: haber. Nûh, olan biteni rapor ediyor.
- İkinci yarı: dua. Nûh, Rabbinden bir şey istiyor.
Yani rapor bölümü, bir ayetin ortasında duaya dönüşüyor. Sûrenin yapısındaki asıl geçiş noktası budur; 26. ayetteki uzun dua, burada başlamış bir hareketin devamıdır.
| Okuma | Özne | Gerekçesi |
|---|---|---|
| Putlar | Beş ad | En yakın anılan çoğul, 23. ayetteki putlardır. Arapçada akılsız varlıkların çoğulu bu şekilde fiil alabilir. Kur'an putların "saptırdığını" başka yerde de söyler: "Rabbim! Onlar insanlardan birçoğunu saptırdı" (İbrâhîm 14/36 — İbrâhim'in duası) |
| Kavmin ileri gelenleri | 23. ayette konuşanlar | Cümlenin gerçek faili onlardır; putlar bir şey yapmaz, onları öne süren insanlar yapar |
İbrâhîm 14/36'daki paralellik birinci okumayı belirgin biçimde destekler: orada da bir peygamber, Rabbine hitap ederken putları "saptıran" olarak anar. İki dua neredeyse aynı kalıptadır.
İki okuma pratikte aynı yere çıkar. Kur'an'ın başka yerlerde açıkça söylediği gibi, putların kendiliğinden bir gücü yoktur ("kendilerine bile yardım edemezler", A'râf 7/192); "saptırma" fiili onlara sonuç bakımından nispet edilir — sapmanın vesilesi oldukları için.
Kalıp, 6. ayetteki kalıbın aynısıdır: lâ yezidhüm … illâ. Orada haber cümlesiydi ("çağrım kaçışlarını artırmaktan başka bir işe yaramadı"); burada dua cümlesi. Yani Nûh, gözlemlediği şeyi talep haline getiriyor. Fiilen olan şeyin devamını istiyor.
Bu tespit ayetin ahlâkî yükünü hafifletir ve önemlidir: Nûh yeni bir ceza icat etmiyor; yıllardır gördüğü işleyişin tamamlanmasını istiyor.
Birinci mesele: "dalâl" burada ne demek? Klasik tefsirlerde bu tür ifadeler genellikle iki türlü açıklanır:
- Ceza olarak sapma. Kur'an'da saptırma, çoğu zaman kişinin kendi tercihinin sonucu olarak gelir: "Onlar sapınca Allah da kalplerini saptırdı" (Saf 61/5); "Allah onunla ancak fâsıkları saptırır" (Bakara 2/26). Yani ilâhî saptırma, bir başlangıç değil bir karşılıktır. Nûh'un istediği şey, bu karşılığın verilmesidir.
- Terk edilme. Bir kısım müfessir idlâl'i "yardımı çekmek, kendi haline bırakmak" diye açıklar.
İki açıklama da klasik kaynaklarda vardır; birini kesin doğru olarak sunmuyorum. İkisinin ortak yanı şudur: talep edilen şey, iyi bir insanın kötüleştirilmesi değildir.
İkinci mesele: bu dua ne zaman yapıldı? Bu, aşağıda 26. ayette ayrıntılı ele alınacak. Kısaca: Kur'an başka bir yerde, Nûh'a "kavminden, iman etmiş olanlar dışında kimse iman etmeyecek" diye bildirildiğini kaydeder (Hûd 11/36). Yani Nûh'un duası, bir bilgiden sonra gelmektedir; öfkeden değil.
Üçüncü mesele: bu dua örnek alınacak bir dua mıdır? Hayır — ve bunu Kur'an'ın kendisi gösterir. Peygamber'e, karşı çıkanlar hakkında hüküm vermek istediğinde şu söylenmiştir: "Bu işten sana hiçbir şey düşmez" (Âl-i İmrân 3/128). Yani her elçinin her duası genel bir kural üretmez. Nûh'un duası, kendi kavmi ve kendi süreci hakkındadır.
ظالمين — kelimenin seçimine dikkat: "kâfirler" değil, "zalimler" deniyor. Kök ظ-ل-م, bir şeyi olması gereken yerin dışına koymak. Nûh, duasında onları inanç sıfatıyla değil, fiil sıfatıyla anıyor. Aynı kelime 28. ayette de tekrarlanacak; sûrenin son cümlesi de "zalimler" hakkındadır.