إِنَّهُمْ يَرَوْنَهُۥ بَعِيدًا · وَنَرَىٰهُ قَرِيبًا
İnnehüm yeravnehû baîdâ · Ve nerâhu karîbâ "Onlar onu uzak görüyorlar; biz ise onu yakın görüyoruz."
| 6. ayet | 7. ayet | |
|---|---|---|
| Özne | هُمْ — onlar | نَحْنُ (fiilde gizli) — biz |
| Fiil | يَرَوْنَ — görüyorlar | نَرَىٰ — görüyoruz |
| Nesne | هُ — onu | هُ — onu |
| Hüküm | بَعِيدًا — uzak | قَرِيبًا — yakın |
Yani düzeltme, olgu düzeyinde değil görüş düzeyinde yapılıyor. İki taraf da "görüyor"; ölçü, kimin gördüğü.
Bunun bir sonucu var ve kaydetmeye değer: ayet, uzaklık ve yakınlığın mutlak bir özellik olmadığını ima ediyor. Bir şeyin uzak ya da yakın olması, bakanın konumuna bağlıdır.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum. Dayanağı, iki ayette de aynı fiilin kullanılmış olmasıdır — ayet bir başka fiil (bilmek, sanmak) kullanabilirdi ve kullanmadı.
Kök: ب-ع-د. Uzak olmak. Ve Arapçada bu kelime mesafe dışında bir anlam daha taşır: ihtimal dışılık, akla uzaklık.
Ve bu, birinci ayetteki soruyla birleşiyor: adam "ne zaman?" diye sorarken aslında "hiç" demek istiyordu. Altıncı ayet o zannı adlandırıyor.
Klasik kaynaklarda iki okuyuş da geçer ve birbirini dışlamıyor: zaman bakımından uzak görmek, ihtimal bakımından uzak görmek. Kanaatimce ikisi birlikte işliyor; bağlayıcı değildir.
Şûrâ 42/17 özellikle kayda değer, çünkü orada mâ yüdrîke kalıbı kullanılır: "Ne bilirsin, belki de kıyamet yakındır." Hümeze ve Kâria bölümlerinde kaydedilen kural gereği, muzari kalıbı arkasından bilgi gelmeyeceğini bildirir — nitekim orada da tarih verilmez.
Yani Kur'an, kıyametin yakın olduğunu söylerken bile tarih vermiyor. İki bilgi ayrı: yakınlık bildiriliyor, vakit bildirilmiyor.
Hayır — ve çelişmemesinin sebebi, dördüncü ayetin kendisinde. Dördüncü ayet zaten ölçünün farklı olduğunu söylemişti. Yedinci ayet o farkın sonucunu veriyor: sizin ölçünüzle uzak olan, öteki ölçüyle yakındır.
Bir de şu var. Bir şeyin "yakın" olması, mesafeye olduğu kadar kesinliğe de bağlıdır. Gelmesi kesin olan bir şey, ne kadar uzakta olursa olsun yakındır — çünkü aradaki süre onu ortadan kaldırmaz, sadece erteler.
Kur'an bu fikri başka bir yerde açıkça kurar: "Onlar onu gördükleri gün, sanki [dünyada] bir akşam vakti ya da kuşluğu kadar kalmış gibi olurlar." (Nâziât 79/46)