وَٱلَّذِينَ يُصَدِّقُونَ بِيَوْمِ ٱلدِّينِ · وَٱلَّذِينَ هُم مِّنْ عَذَابِ رَبِّهِم مُّشْفِقُونَ · إِنَّ عَذَابَ رَبِّهِمْ غَيْرُ مَأْمُونٍ
Ve'llezîne yusaddikûne bi-yevmi'd-dîn · Ve'llezîne hüm min azâbi rabbihim müşfikūn · İnne azâbe rabbihim ğayru me'mûn "Ve onlar ki hesap gününü tasdik ederler. Ve onlar ki Rablerinin azabından ürperirler — çünkü Rablerinin azabından emin olunamaz."
"Dini yalanlayanı gördün mü?" (Mâûn 107/1 — ellezî يُكَذِّبُ بِٱلدِّينِ)
"Ve onlar ki hesap gününü tasdik ederler." (70/26 — ellezîne يُصَدِّقُونَ بِيَوْمِ ٱلدِّينِ)
| Mâûn 107/1 | Meâric 70/26 | |
|---|---|---|
| Fiil | يُكَذِّبُ — yalanlar | يُصَدِّقُونَ — tasdik eder |
| Bab | tef'îl | tef'îl |
| Harf | بِ | بِ |
| Nesne | ٱلدِّين | يَوْم ٱلدِّين |
| Kip | Muzâri — sürüyor | Muzâri — sürüyor |
Mâûn bölümünde bu iki sûre için şu kaydedilmişti: "Meâric'te övülenler, tam olarak Mâûn'da yerilenlerin karşıtıdır… İki sûre birbirinin negatifi gibi okunabilir."
Bu ayet o tespitin en açık delilidir ve Mâûn bölümünde henüz kurulmamıştı. Orada karşılaştırma namaz ayetleri üzerinden yapılmıştı; burada açılış cümlesi üzerinden kuruluyor.
Kezebe (birinci bab) "yalan söyledi" demektir — fiili işleyen yalancıdır. Kezzebe ise "başkasının doğru sözüne yalan dedi" demektir.
Aynı şekilde: sadaka "doğru söyledi"dir (fiili işleyen doğru sözlüdür); saddaka ise "başkasının sözüne doğru dedi"dir.
Ve Mâûn bölümünde kaydedilen ölçü burada da geçerli: "Tekzîb aktif bir tavırdır, bir konum alıştır." Tasdik de öyledir. İkisi de sessiz bir kabul ya da ret değil; bir konum alıştır.
Ve aynı kökten sadaka (verilen mal) gelir. Dilcilerin kurduğu bağ: sadaka, kişinin imanının doğruluğunu gösteren şeydir — sözü doğrulayan fiil.
Bu izahı naklediyorum; kesin bir etimoloji hükmü olarak sunmuyorum. Ama listenin dizilişiyle uyumlu olduğunu kaydetmek gerekiyor: yirmi dördüncü ayet malda hak, yirmi altıncı ayet tasdik. Kök ilişkisi, iki maddeyi birbirine bağlıyor.
ٱلدِّين kelimesi Mâûn 107/1 bölümünde ayrıntılı işlendi: kök د-ي-ن, merkezinde karşılık vardır (deyn borç, dâne lehû boyun eğdi, dânehû hesaba çekti, dîn yol/şeriat). Ve orada üç görüş tartışılıp "hesap günü / karşılık günü" okuyuşu tercih edilmişti. Tekrarlamıyorum.
Ve dikkat: Mâûn'da tercih edilmesi gereken bir okuyuş vardı; Meâric'te tercihe gerek yok — çünkü ayet يَوْم kelimesini ekliyor: yevmü'd-dîn, "karşılık günü."
- إِشْفَاق — korku ile şefkatin karıştığı hal: bir şeyin başına kötü bir şey gelmesinden endişe etmek.
- شَفَق — alacakaranlık, güneş battıktan sonra ufukta kalan kızıllık.
İkinci dal bu tefsirde işlendi. İnşikâk 84/16 bölümünde eş-şafak ele alındı ve kızıllık/beyazlık ihtilafı kaydedildi; tekrarlamıyorum.
Dilcilerin verdiği izah şudur: şafak, ne tam gündüz ne tam gecedir — iki halin karışımıdır. Ve işfâk da öyledir: ne tam korku ne tam sevgi; ikisinin karışımı.
Bu izahı naklediyorum; kesin bir etimoloji hükmü olarak sunmuyorum. Ama ayette işleyen anlamı netleştiriyor.
| خَوْف (havf) | إِشْفَاق (işfâk) | |
|---|---|---|
| Neye karşı | Bir tehdide | Bir kayba |
| İçeriği | Saf korku | Korku + sevgi/ilgi |
| Örnek | Düşmandan korkmak | Çocuğu için endişelenmek |
Ve bu, ayetin ne söylediğini değiştiriyor. Ayet "azaptan korkarlar" demiyor. "Azaptan ürperirler" diyor — yani içinde bir ilgi, bir bağ bulunan bir korku.
Nitekim korkulan şey de öyle adlandırılmış: azâbi rabbihim — "Rablerinin azabı." Fecr bölümünde kaydedildiği gibi, Rab kelimesi terbiye ve bakım yükü taşır. Korkulan makam, yabancı bir makam değil.
- "Onlar, O'nun korkusundan titrerler." (Enbiyâ 21/28 — melekler hakkında)
- "Rablerinin azabından korkanlar…" (Meâric 70/27 ve Mearic'in paraleli Mü'minûn 23/57)
- "Zalimleri, kazandıkları yüzünden korkar halde görürsün." (Şûrâ 42/22)
- "Emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk; onu yüklenmekten çekindiler." (Ahzâb 33/72)
Enbiyâ 21/28 özellikle kayda değer, çünkü orada işfâk meleklere nispet ediliyor. Melekler isyan etmezler; korkuları bir suç korkusu değildir. Demek ki işfâk, kusurun sonucu olan bir korku değil — konumun getirdiği bir hal.
Bu, listedeki tek gerekçe cümlesidir. On üç ayetlik listede hiçbir madde açıklanmıyor — bu maddenin açıklanması dikkat çekicidir.
Kök Bakara 2/3 bölümünde ayrıntılı işlendi: merkezinde güven ve emniyet vardır; emân, emânet, emîn, el-Mü'min (güven veren). Ve orada kaydedilen: "iman tek yönlü kabul değil, karşılıklı güven bağıdır."
مَأْمُون ism-i mef'ûldür: kendisinden emin olunan, güvenilen. Ğayru me'mûn — "kendisinden emin olunamayan."
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum. Kök ortaklığı tartışmasız bir dil verisidir; buradan çıkardığım hüküm bana aittir.
Ve bu, bir teolojik dengeyi kuruyor. Kur'an, mü'minin azaptan emin olmasını da, rahmetten ümit kesmesini de reddeder:
İki kapı da açık bırakılıyor. Ve yirmi yedinci ayetteki işfâk, tam olarak iki kapının arasındaki haldir: ne emniyet, ne ümitsizlik — ürperme.
Ve kelimenin kökündeki "karışım" anlamı bunu taşıyor: işfâk, iki halin karıştığı yerdir; şafak gibi, ne gündüz ne gece.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum. Kökün iki dalı ve iki ayetin lafızları doğrulanabilir verilerdir.