قَالَ ٱدْخُلُوا۟ فِىٓ أُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِن قَبْلِكُم مِّنَ ٱلْجِنِّ وَٱلْإِنسِ فِى ٱلنَّارِ كُلَّمَا دَخَلَتْ أُمَّةٌ لَّعَنَتْ أُخْتَهَا حَتَّىٰٓ إِذَا ٱدَّارَكُوا۟ فِيهَا جَمِيعًا قَالَتْ أُخْرَىٰهُمْ لِأُولَىٰهُمْ رَبَّنَا هَٰٓؤُلَآءِ أَضَلُّونَا فَـَٔاتِهِمْ عَذَابًا ضِعْفًا مِّنَ ٱلنَّارِ قَالَ لِكُلٍّ ضِعْفٌ وَلَٰكِن لَّا تَعْلَمُونَ · وَقَالَتْ أُولَىٰهُمْ لِأُخْرَىٰهُمْ فَمَا كَانَ لَكُمْ عَلَيْنَا مِن فَضْلٍ فَذُوقُوا۟ ٱلْعَذَابَ بِمَا كُنتُمْ تَكْسِبُونَ
Kāle'dhulû fî ümemin kad halet min kabliküm mine'l-cinni ve'l-insi fi'n-nâr, küllemâ dahalet ümmetün leanet uhtehâ, hattâ ize'ddârakû fîhâ cemîan kālet uhrâhüm li-ûlâhüm rabbenâ hâülâi edallûnâ fe-âtihim azâben dı'fen mine'n-nâr, kāle li-küllin dı'fün ve lâkin lâ ta'lemûn · Ve kālet ûlâhüm li-uhrâhüm fe-mâ kâne leküm aleynâ min fadlin fe-zûku'l-azâbe bimâ küntüm teksibûn
"Buyurur ki: 'Sizden önce geçmiş cin ve insan topluluklarıyla birlikte ateşe girin.' Her topluluk girdiğinde kendi yoldaşına lânet eder. Nihayet hepsi orada birbirine yetiştiğinde, sonrakiler öncekiler için: 'Rabbimiz! Bizi bunlar saptırdı, onlara ateşten iki kat azap ver' derler. Allah buyurur: 'Her biriniz için iki kat vardır, ama siz bilmiyorsunuz.' · Öncekiler de sonrakilere: 'Sizin bize karşı bir üstünlüğünüz yoktur; öyleyse kazandığınız yüzünden azabı tadın' derler."
Dizim nüktesi kaydedilmelidir: ayet "kendinden öncekine lânet eder" demiyor, "uhtehâ" — "kız kardeşine" diyor.
Arapçada bir şeyin benzerine, aynı türden olanına uht denir (hâzihi uhtü hâzihi — "bu, bunun benzeri"). Kelime akrabalık değil, benzerlik bildiriyor.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı kelimenin seçimidir: lânet edilen taraf, lânet eden tarafın benzeridir. Ve otuz dokuzuncu ayet bunu açıkça söyleyecek: fe-mâ kâne leküm aleynâ min fadl — "sizin bize karşı bir üstünlüğünüz yok."
Kökün anlamı: yetişmek, erişmek, ulaşmak. İddârekû, aslı tedârekûdur (tefâul bâbı); tâ harfi dâla idgam edilmiştir. Tefâul bâbı karşılıklılık bildirir: "birbirlerine yetiştiler".
| Kim | Kime | Ne diyor |
|---|---|---|
| Sonrakiler (uhrâhüm) | Öncekilere (ûlâhüm) | Hâülâi edallûnâ — bunlar bizi saptırdı; iki kat azap ver |
| Allah | — | Li-küllin dı'fün — her biri için iki kat var |
| Öncekiler (ûlâhüm) | Sonrakilere (uhrâhüm) | Fe-mâ kâne leküm aleynâ min fadl — üstünlüğünüz yok |
Ve cevabın biçimi kaydedilmelidir: talep "onlara iki kat ver" idi; cevap "herkese iki kat var" oluyor.
Ve lâkin lâ ta'lemûn — "ama siz bilmiyorsunuz." Yani talep sahibi, istediği şeyin kendisini de kapsadığını bilmiyor.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: sahnede sorumluluk devri deneniyor ve reddediliyor. Ve aynı deneme sûrenin yüz yetmiş üçüncü ayetinde tekrarlanacak: innemâ eşrake âbâünâ min kablü ve künnâ zürriyyeten min ba'dihim, e-fe-tühlikünâ bimâ feale'l-mubtılûn. İki sahne aynı işi yapıyor: geçmişe yükleme.
ض-ع-ف kökü hem "zayıflık" hem "kat, misli" anlamı taşır. Dı'f, "bir şeyin bir katı daha" demektir; "iki kat" ya da "kat kat" biçiminde anlaşılır.
Miktarın kesinliği konusunda dilciler ihtilaf etmiştir; bir sayı iddiası kurmuyorum. Kaydettiğim, cevabın miktarı değil dağılımı düzelttiğidir: li-küllin — "her biri için".