فَدَلَّىٰهُمَا بِغُرُورٍ فَلَمَّا ذَاقَا ٱلشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْءَٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِن وَرَقِ ٱلْجَنَّةِ وَنَادَىٰهُمَا رَبُّهُمَآ أَلَمْ أَنْهَكُمَا عَن تِلْكُمَا ٱلشَّجَرَةِ وَأَقُل لَّكُمَآ إِنَّ ٱلشَّيْطَٰنَ لَكُمَا عَدُوٌّ مُّبِينٌ
Fe-dellâhümâ bi-ğurûr, fe-lemmâ zâka'ş-şecerate bedet lehümâ sev'âtühümâ ve tafikā yahsıfâni aleyhimâ min varakı'l-cenneh, ve nâdâhümâ rabbühümâ e-lem enheküma an tilküme'ş-şecerati ve ekul leküma inne'ş-şeytâne leküma adüvvün mübîn
"Böylece onları aldatarak aşağı sarkıttı. Ağacı tattıklarında çirkin yerleri kendilerine göründü ve cennet yapraklarından üzerlerine yamamaya koyuldular. Rableri onlara seslendi: 'Ben size şu ağacı yasaklamadım mı ve şeytanın sizin için apaçık bir düşman olduğunu söylemedim mi?'"
د-ل-و kökü Necm 53/8 bahsinde (sümme denâ fe-tedellâ) tam olarak çözümlendi. Oraya dayanıyorum ve kökü yeniden çözmüyorum. Orada kaydedilenlerin özeti:
- Delv = kova — kuyudan su çekmek için ipe bağlanıp aşağı salınan kap; delil olarak Yûsuf 12/19 (fe-edlâ delvehû) verilmişti.
- Türev tablosu: edlâ (if'âl, geçişli — sarkıttı) / tedellâ (tefe''ul, dönüşlü — kendini aşağı bıraktı).
- Kilit görüntü: "kuyuya kova salınır; inen şey, yukarıdakine bağlı kalarak iner."
- Delîl-delâlet ilişkisi ("delil, bilinmeyene doğru sarkıtılan iptir") ihtiyat kaydıyla nakledilmişti.
Ve Bakara 2/188'de aynı kök ve tüdlû bihâ ile'l-hükkâm biçiminde geçiyordu — orada malın hâkime bir kova gibi sarkıtılması. İki yere birden dayanıyorum.
| Kalıp | Fiil | Kim/ne |
|---|---|---|
| IV (if'âl) | Edlâ | Yûsuf 12/19 — kovasını sarkıttı |
| V (tefe''ul) | Tedellâ | Necm 53/8 — kendini sarkıttı |
| II (tef'îl) | Dellâ | A'râf 7/22 — onları sarkıttı |
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve bağlayıcı değildir; dayanağı kökün somut anlamıdır: aldatma burada "kandırdı" ya da "yanılttı" diye değil, aşağı sarkıttı diye anlatılıyor. Ve kovanın resmi üç şeyi birden taşıyor:
| Resmin öğesi | Ayete karşılığı |
|---|---|
| Kova aşağı iner | Aldatılan aşağı gider |
| İnen, ipe bağlıdır — kendi kendine inmez | Aldatan yukarıdan tutar |
| Kova su almak için indirilir | Aldatmanın bir kazanç vaadi vardır |
Üçüncü satır özellikle kaydedilmeye değer ve yirminci ayetle örtüşüyor: İblîs'in vaadi bir kazanç vaadiydi (melek olmak, ölümsüz olmak). Kova da boş inmez; su almak için iner. Bunu bir okuma olarak veriyorum, bir kesinlik olarak değil.
Ve dilcilerin kaydettiği bir ikinci anlam nakledilir: tedliyenin "bir şeyi cesaretlendirmek, kışkırtmak" anlamı. Bu nakledilen bir görüştür; ana anlam (sarkıtmak) daha yaygındır ve kökün somut anlamıyla uyumludur.
Kökün somut anlamı: bir şeyin yüzeyi, dış görünüşü — ve buradan görünüşe kanmak. Ğurre alnın parlak beyazlığı, ğarîr tecrübesiz genç, ğurûr aldanış.
Kök Lokmân 31/33 ve Fâtır (Melâike) 35/5'te (ve lâ yeğurranneküm bi'llâhi'l-ğarûr) işlendi; ayrıca Hadîd 57/20'de (metâu'l-ğurûr). Oraya dayanıyorum.
Dizim nüktesi: bi-ğurûr nekre gelmiştir ve bâ burada âlet ya da hâl bildirir. İki okuma da mümkündür: "bir aldatışla sarkıttı" ya da "aldanmış olarak aşağı indiler". Yaygın olan birincisidir.
Ve bu sûrede aynı kökün ikinci geçişi 51. ayettedir: ve ğarrathümü'l-hayâtü'd-dünyâ — "dünya hayatı onları aldattı". Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum: sûre, aynı fiili hem kıssanın başında (şeytanın aldatması) hem mahşer sahnesinde (dünyanın aldatması) kullanıyor.
ط-ف-ق fiili "bir işe koyulmak, başlamak" anlamında yardımcı fiildir (ef'âl-i şürû'dan). Arapçada bu fiillerin haberi muzâri gelir — ve burada yahsıfâni muzâridir.
خ-ص-ف kökü: bir şeyi bir şeye eklemek, yamalamak. Dilciler hasfı ayakkabı tamiri için kullanılan fiil olarak açıklar: hasafe'n-na'l — "ayakkabıyı yamadı, üst üste dikti."
| Sûre | İfade | Fark |
|---|---|---|
| Tâhâ 20/121 | Ve tafikā yahsıfâni aleyhimâ min varakı'l-cenneh | Aynı |
| A'râf 7/22 | Ve tafikā yahsıfâni aleyhimâ min varakı'l-cenneh | Birebir aynı |
İki sûre bu cümlede birebir örtüşüyor. Tâhâ 20/120-123 bahsinde işlendi; oraya dayanıyorum.
Buraya ait olan şudur ve bir gözlem olarak veriyorum: fiil "örttüler" değil, "yamamaya koyuldular"dır. Yaprak yaprak, üst üste — yani hazır bir örtü değil, yapılmakta olan bir örtü. Ve yirmi altıncı ayette bunun karşıtı gelecek: kad enzelnâ aleyküm libâsen — indirilmiş, hazır bir örtü.
| Yer | Örtü | Nereden |
|---|---|---|
| 7/22 | Varakı'l-cenneh — cennet yaprağı | Kendi elleriyle, yamayarak |
| 7/26 | Libâsen yüvârî sev'âtiküm | Enzelnâ — indirilerek |
İki ayet arasında dört ayet var ve ikisi de aynı işi (örtünmeyi) anlatıyor; ama kaynakları farklı. Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve bağlayıcı değildir.
| Parça | Ne hatırlatılıyor | Nerede söylenmişti |
|---|---|---|
| 1 | E-lem enheküma an tilküme'ş-şecerah | 19. ayette — ve lâ takrabâ hâzihi'ş-şecerah |
| 2 | Ve ekul leküma inne'ş-şeytâne leküma adüvvün mübîn | A'râf'ta anlatılmadı — Tâhâ 20/117'de var |
İkinci parça kaydedilmelidir: Allah, daha önce söylediği bir sözü hatırlatıyor; ama A'râf o sözü anlatmamıştı. Tâhâ 20/117'de aynı uyarı geçiyor: yâ Âdemü inne hâzâ adüvvün leke ve li-zevcike.
Bunu bir gözlem olarak kaydediyorum ve tablo iki metinden doğrulanabilirdir: A'râf, Tâhâ'nın anlattığı uyarıyı ancak hatırlatma biçiminde veriyor. Yani iki sûre birbirini tamamlıyor — ve bu, Kur'an'ın kıssaları anlatma biçimine dair sayılabilir bir veridir. Hûd ve Şuarâ'de aynı olgu (aynı kıssanın farklı sûrelerde farklı parçalarının verilmesi) ayrıntılı olarak tablolanmıştı; oraya dayanıyorum.
Ve işaret zamiri kaydedilmelidir: tilküme'ş-şecerah — "şu ağaç". On dokuzuncu ayette hâzihi'ş-şecerah ("bu ağaç") denmişti. Hâzâ yakını, zâlike/tilke uzağı gösterir.
Bunu kendi okumam olarak kaydediyorum ve dayanağı iki işaret zamirinin farkıdır: yasak konurken ağaç yakındaydı; hesap sorulurken uzaklaşmış olarak anılıyor. Bu bir dizim gözlemidir; başka bir sonuç çıkarmıyorum.