وَلِلَّذِينَ كَفَرُوا۟ بِرَبِّهِمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ ۖ وَبِئْسَ ٱلْمَصِيرُ إِذَآ أُلْقُوا۟ فِيهَا سَمِعُوا۟ لَهَا شَهِيقًا وَهِىَ تَفُورُ
Ve lillezîne keferû bi-rabbihim azâbü cehennem, ve bi'se'l-masîr — izâ ülkû fîhâ semi'û lehâ şehîkan ve hiye tefûr "Rablerini inkâr edenler için cehennem azabı vardır; ne kötü bir varış yeri! Oraya atıldıklarında, onun kaynarken çıkardığı korkunç bir soluk sesi işitirler."
مَصِير — kök ص-ي-ر. Ve bu kökün asıl anlamı bir hâlden başka bir hâle dönüşmektir. Sâra — oldu, dönüştü. Arapça gramerinde kâne ve kardeşlerinden biri olan sâra fiili tam olarak bunu bildirir: bir şeyin başka bir şey hâline gelmesi.
Türkçeye "varış yeri" diye çevriliyor ve bu doğru; ama kelimenin içindeki dönüşüm fikri kayboluyor. Masîr sadece gidilen yer değil; kişinin ne hâle geldiği yerdir.
Ğâşiye bahsinde iyâb ve rücû' kelimeleri arasındaki fark kaydedilmişti. Masîr bunlardan farklıdır: rücû' geri dönmektir, masîr dönüşmektir. Biri mekân, öteki hâl bildiriyor.
- زَفِير (zefîr) — nefesin dışarı verilmesi; göğüsten çıkan derin, hırıltılı ses.
- شَهِيق (şehîk) — nefesin içeri çekilmesi; ciğerlere hava çekerken çıkan uzun, boğuk ses.
Ve dilcilerin kaydettiği en somut örnek şudur: eşeğin anırması. Anırma iki parçadır — önce içeri çekiş (şehîk), sonra dışarı veriş (zefîr). Arapça bu iki hareketi ayrı ayrı adlandırmıştır.
- "Orada onlar için zefîr ve şehîk vardır" (Hûd 11/106) — burada iki ses de cehennemliklerin sesidir.
Ve şimdi Mülk sûresindeki tersine çevirmeyi görün: burada şehîk insanların değil, ateşin sesidir. Semi'û lehâ şehîkan — "onun soluğunu işitirler."
Rollerin değişmesi kayda değer bir edebî hamledir. Hûd sûresinde soluyanlar insanlardır, ateş sessiz bir mekândır. Mülk sûresinde insanlar dinleyicidir, ateş soluyandır.
Bu ne yapıyor? Ateşi bir mekân olmaktan çıkarıp bir canlı gibi kuruyor. Bir sonraki ayet bunu daha da ileri götürecek: ateş öfkelenecek.
Ve fiilin kipine dikkat: semi'û — işittiler. İlk temas görme değil, işitme. Atılan kişi önce görmüyor, önce duyuyor. Bu, karanlık bir mekâna atılan birinin gerçek tecrübesidir: ses görüntüden önce gelir.
Kök: ف-و-ر. Kaynamak, fokurdamak, taşarak yükselmek. Fevvâre — fıskiye, fışkıran su. Fâra'l-mâ' — su kaynadı, fokurdadı.
Kur'an'daki en bilinen kullanımı Nûh kıssasındadır: "Nihayet emrimiz gelip de tandır kaynayınca…" (Hûd 11/40 — ve fâre't-tennûr).
Kelimenin nüktesi şudur: fevr, ısının görünür hâle gelmesidir. Bir kap ısınırken bir şey görülmez; kaynadığında ısı harekete dönüşür. Aynı kökten Türkçeye geçmiş "fevrî" kelimesi bu ani ve taşkın hareketi hâlâ taşır.
Ve iki kelimenin bir arada verdiği tablo: şehîk sestir, tefûr harekettir. Biri kulağa, öteki göze hitap ediyor. Ayet iki duyuyu üst üste koyarak sahneyi tamamlıyor.
Bir de fiil kipleri farklı: semi'û geçmiş (işittiler), tefûr geniş zaman (kaynıyor). Yani işitme bir an, kaynama bir süreklilik. Kaynama onlar gelmeden önce de vardı, onlar geldikten sonra da sürüyor.