يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُسِرُّونَ وَمَا تُعْلِنُونَ وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ
Ya'lemü mâ fi's-semâvâti ve'l-ard, ve ya'lemü mâ tusirrûne ve mâ tu'linûn, va'llâhu alîmun bi-zâti's-sudûr
"Göklerde ve yerde olanı bilir; gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da bilir. Ve Allah göğüslerin özünü bilendir."
| Halka | İfade | Alan |
|---|---|---|
| 1 | mâ fi's-semâvâti ve'l-ard | Dışarısı — evrenin tamamı |
| 2 | mâ tusirrûne ve mâ tu'linûn | İnsanın fiilleri — gizli ve açık |
| 3 | zâti's-sudûr | Göğüslerin özü — henüz fiile dönüşmemiş olan |
Ve dikkat: birinci ayette el-mülk (sahiplik), ikinci ayette basîr (görme), burada alîm (bilme). Sûre hesabı tutanın yetkilerini sırayla sayıyor — sahip, gören, bilen. Üçü bir arada olmadan bir hesap kurulamaz.
Kökün ilginç bir tarafı var: aynı kökten سُرُور (sürûr — sevinç) ve سَرِير (serîr — taht, koltuk) de gelir. Dilciler bu türetmeleri farklı yollardan açıklar ve aralarında ittifak yoktur; bu yüzden buradan bir anlam bağı kurmuyorum. Sadece kelimenin akrabalarını kaydediyorum.
Esarra fiili if'âl babındadır ve dikkat çekici biçimde ezdâdtandır — yani hem "gizledi" hem "açıkladı, fısıldadı" anlamında kullanılabilir. Burada karşısındaki tu'linûn sebebiyle anlam tartışmasızdır: gizlemek.
İkisinin birlikte anılması bir toplama işlemidir. Arapçada iki zıt kavramı yan yana koymak (tıbâk) bütünü kapsamanın yoludur — "gizli ve açık" demek, "hepsi" demektir. Türkçede "iyi kötü", "ergeç", "az çok" derken yaptığımız şey.
Ama burada bir ek var: sıralama. Önce gizli, sonra açık. Bu sıra Kur'an'da yaygındır ve bir vurgu taşır: zor olan önce söyleniyor. Açığı bilmek zaten beklenir; asıl iddia gizliyi bilmektir.
ذَات — kök ذ و: sahiplik bildiren zû'nun müennesi. Ama tamlama içinde kullanıldığında zât, "sahibi olan" anlamından çıkıp "özü, kendisi, aslı" anlamına gelir. Felsefe dilindeki "zat" (öz) ve Türkçedeki "zatında" kullanımı buradan.
صُدُور — sadrın çoğulu: göğüs, göğüs boşluğu, bir şeyin ön tarafı. Aynı kökten sadâret, sudûr (bir şeyin çıkması), masdar (kaynak) gelir. Kökün merkezinde ön taraf ve çıkış yeri vardır.
Tamlamanın anlamı: "Göğüslerin içinde bulunan şeyler" değil — o mâ fi's-sudûr olurdu, ve Kur'an bu ifadeyi de kullanır. Burada seçilen kelime zâttır: göğüslerin kendisi, özü, sahip olduğu şeyin ta kendisi.
Yani bilinen şey, göğüste dolaşan geçici düşünceler değil; göğsün ne olduğudur. Fiile dönüşmüş niyet değil, niyeti üreten yapı.
Ve bu, ikinci ayetin fasılasıyla bir denge kuruyor. Orada bimâ ta'melûne basîr denmişti — "yaptıklarınızı görür". Burada bi-zâti's-sudûri alîm — "göğüslerin özünü bilir". İkisi arasındaki fark, iki fiilin farkıdır: görmek dışarıya, bilmek içeriye bakar.
İki ayet birlikte şunu kuruyor: hesapta hem dış hem iç var. Ve bu, sûrenin dokuzuncu ayetindeki "aldanma" fikrinin teknik ön şartıdır — çünkü bir alışverişte aldanmanın tespiti, malın gerçek değerinin bilinmesini gerektirir. Sûre, gerçek değeri kimin bildiğini burada söylüyor.