عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
Sûre bir emirle değil, bir isim listesiyle bitiyor. Ve liste, sûrenin ilk dört ayetinde tanıtılan sıfatları toplayıp mühürlüyor.
ٱلْغَيْب — kök غ ي ب: gözden kaybolmak, örtülü olmak, hazırda bulunmamak. Ğābe — battı, kayboldu; ğaybûbet, yokluk. Bu kök Bakara'de 2/3 münasebetiyle (yü'minûne bi'l-ğayb) işlendi; tekrarlamıyorum.
ٱلشَّهَٰدَة — kök ش ه د: hazır bulunmak, görmek, tanıklık etmek. Şâhid, hazır olan; meşhed, görülen yer; şehâdet, gördüğünü bildirmek.
İki kelime tam karşıttır: biri hazırda olmayan, öteki hazırda olan. Arapçada iki zıddı yan yana koymak (tıbâk) bütünü kapsar — "gizli ve açık" demek, "hepsi" demektir.
| 64/4 | 64/18 |
|---|---|
| mâ tusirrûne — gizlediğiniz | el-ğayb — görünmeyen |
| mâ tu'linûn — açığa vurduğunuz | eş-şehâde — görünen |
| alîmun bi-zâti's-sudûr | âlimü'l-ğaybi ve'ş-şehâde |
Fark ölçektedir. Dördüncü ayette gizli ve açık insanın fiilleriydi; burada varlığın tamamı. Sûre aynı ikiliği önce insana, sonra evrene uyguluyor.
Teğâbün — aldanma — ancak bir şartla tespit edilebilir: gerçek fiyatın bilinmesi. Bir alışverişte aldandığınızı, ancak malın gerçek değerini öğrendiğinizde anlarsınız. Fiyatı bilmeyen, aldandığını da bilmez.
Ve dokuzuncu ayet o günü "aldanmanın anlaşıldığı gün" ilan etmişti. Bunun mümkün olması için, o gün gerçek fiyatı bilen birinin bulunması gerekiyor.
Yani sûrenin son ayeti, sûrenin adını taşıyan iddianın teknik ön şartıdır. Aldanmanın hesabı, ancak her iki tarafı da gören biri tarafından tutulabilir.
Bunu kendi okumam olarak yazıyorum. İki ayetin bu ilişkisi metnin yapısından çıkarılmıştır; klasik bir tefsirden nakletmiyorum.
Ve alışveriş metaforu içinde düşünüldüğünde şu ayrıntı da yerine oturuyor: insan alışverişte yalnız şehâdeyi görür — görünen fiyatı, elle tutulanı, sayılabileni. Ğayb tarafı ona kapalıdır. Dokuzuncu ayette anlatılan aldanmanın kaynağı tam olarak budur: eksik bilgiyle fiyat vermek.
ٱلْعَزِيز — kök ع ز ز. Kökün somut anlamı sertlik, sağlamlık, aşınmamadır. Ard azâz — sert, çorak toprak. Buradan iki anlam çıkar: üstün gelmek (izzet) ve nadir olmak, zor bulunmak (azîz — bir şeyin az bulunur olması).
Yani azîz, "güçlü" kelimesinin tam karşılığı değildir. İçinde kırılmazlık ve nadirlik vardır: yenilmeyen, aşınmayan, ve eşi az bulunan.
ٱلْحَكِيم — kök ح ك م: kökün somut anlamı engellemek, gemlemektir; hakeme, atın gemidir — hayvanı doğru yolda tutan alet. Buradan hüküm (bağlayıcı karar), hikmet (bir şeyi yerli yerine koyma), hâkim gelir.
- Azîz tek başına: karşı konulmaz güç. Bu, keyfîliğe açık bir tablodur.
- Hakîm eklenince: güç, yerli yerine koyan bir ölçüyle birlikte çalışır.
Ve bu ikili, birinci ayetteki lehü'l-mülkü ve lehü'l-hamd çiftinin sûre sonundaki karşılığıdır: orada da güç (mülk) ile değer (hamd) yan yana konmuştu. Sûre aynı dengeyi açılışında ve kapanışında iki kez kuruyor.
Ve son bir ayrıntı: sûre bir emirle bitmiyor. On yedinci ayet bir şart cümlesiydi; on sekizinci ayet yalnızca isim. Yani sûrenin son sözü bir talep değil, bir tanıtım. Yapılması istenen her şey söylendi; geriye kimin karşısında yapıldığı kaldı.