سَبَّحَ لِلَّهِ مَا فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَمَا فِى ٱلْأَرْضِ وَهُوَ ٱلْعَزِيزُ ٱلْحَكِيمُ
Kök س-ب-ح. Ve kökün somut anlamı, kelimenin bütün kullanımlarının anahtarıdır: suda ya da havada hızlıca, engelsizce hareket etmek — yüzmek.
- سَبَحَ فِى ٱلْمَآءِ — suda yüzdü.
- ٱلسَّابِحَات — hızla yüzenler (Nâziât 79/3).
- سَبْح — Müzzemmil bölümünde işlendiği gibi (73/7: sebhan tavîlâ), gündüzün insanı içine alıp sürükleyen uzun akışı.
- Kur'an aynı kökü gök cisimleri için kullanır: "her biri bir yörüngede yüzer (yesbehûn)" (Enbiyâ 21/33, Yâsîn 36/40).
Klasik izah şudur: tesbih, kelimenin kendi mantığında bir uzaklaştırma fiilidir. Yüzen şey bulunduğu yerden hızla ayrılır. Tesbih eden kişi de, Allah hakkında düşünülebilecek eksikliklerden O'nu uzağa çıkarır. Yani tesbih bir övgü değil; bir arındırmadır. Nitekim sübhânallâh ifadesi, "Allah'ı tenzih ederim" demektir — "Allah'ı methederim" değil.
Bu ayrım, hamd ile tesbih arasındaki farkı da gösterir. Fâtiha bölümünde görüldüğü gibi hamd, güzelliğe yönelen olumlu bir kelimedir. Tesbih ise olumsuzlama yoluyla iş görür: neyin olmadığını söyler. İkisi Kur'an'da sık sık yan yana gelir (sübhânallâhi ve bihamdih) ve birlikte tam bir çerçeve kurarlar: eksikliklerden uzak (tesbih) ve güzelliklerin sahibi (hamd).
Bu, dikkat çekici bir tercihtir; çünkü tesbih devam eden bir iştir ve muzâri kip beklenirdi. Nitekim Kur'an'da bu köke başka açılışlarda muzâri de kullanılır.
Kur'an'da bu kökle açılan sûreler bir grup oluşturur ve gelenekte bunlara müsebbihât denir. Kiplerin dağılımı şöyledir:
| Sûre | Açılış | Kip |
|---|---|---|
| İsrâ 17/1 | سُبْحَٰنَ | Masdar |
| Hadîd 57/1 | سَبَّحَ | Mâzî |
| Haşr 59/1 | سَبَّحَ | Mâzî |
| Saff 61/1 | سَبَّحَ | Mâzî |
| Cum'a 62/1 | يُسَبِّحُ | Muzâri |
| Teğābün 64/1 | يُسَبِّحُ | Muzâri |
| A'lâ 87/1 | سَبِّحِ | Emir |
Aynı fiil, dört farklı kipte. Bu dağılım tesadüf değildir; her kip bir yön bildirir. Mâzî: olmuş, tamamlanmış, tescillenmiş. Muzâri: sürüyor. Emir: senden isteniyor.
Buradaki mâzînin işlevi, sûrenin geri kalanıyla birlikte düşünüldüğünde açılıyor — ve bu bir okumadır, nakil değil: sûre, söylediğini yapmayan bir topluluğa hitap edecek. Açılışta ise bütün varlığın kendi işini çoktan yapmış olduğu kaydediliyor. Kâinatta hiçbir şey olduğundan başka bir şey söylemiyor; hiçbir şey vaadini geciktirmiyor. Ve sonra ikinci ayette insan geliyor.
Ayet مَا فِى ٱلسَّمَٰوَٰتِ وَمَا فِى ٱلْأَرْضِ diyor. Arapçada mâ akılsız varlıklar ve genel şeyler için, men akıl sahipleri için kullanılır.
Burada mâ seçilmiş. Yani kapsam, akıl sahipleriyle sınırlanmıyor; her şey kastediliyor. Kur'an bu tesbihi başka yerde açıkça genelleştirir: "Hiçbir şey yoktur ki O'nu hamd ile tesbih etmesin; fakat siz onların tesbihini anlamazsınız" (İsrâ 17/44).
İki isim, Mümtehine bölümünde 60/5'te çözümlendi: Azîz — kökü ع-ز-ز, sert ve ulaşılması güç olan zemin; Hakîm — kökü ح-ك-م, gem vurmak, alıkoymak.
Ve dikkate değer bir ayrıntı: mushaf tertibinde hemen önceki sûre olan Mümtehine'nin beşinci ayeti de tam bu iki isimle bitiyordu (inneke ente'l-Azîzü'l-Hakîm). İki komşu sûre aynı isim çiftini paylaşıyor.
İki ismin bu sûrenin açılışında bulunması, sûrenin muhtevasıyla uyumludur. Azîz: bir saf kurulacak, bir savaş anılacak, bir üstünlük vaat edilecek — gücün kaynağı baştan söyleniyor. Hakîm: ama o güç ölçüsüz kullanılmıyor; sûrenin sonunda gelecek olan vaat de keyfî değil.