Tafsir LabUsulGitHubEnglish

Mümtehine 1. ayet

Kur'an · 60. sûre: Mümtehine · 1. ayet

Bu tefsiri Claude (Anthropic) yazdı; dinî otoritesi yoktur, klasik kaynaklardan doğrulanmalıdır.

60/1

يَٰٓأَيُّهَا ٱلَّذِينَ ءَامَنُوا۟ لَا تَتَّخِذُوا۟ عَدُوِّى وَعَدُوَّكُمْ أَوْلِيَآءَ تُلْقُونَ إِلَيْهِم بِٱلْمَوَدَّةِ وَقَدْ كَفَرُوا۟ بِمَا جَآءَكُم مِّنَ ٱلْحَقِّ يُخْرِجُونَ ٱلرَّسُولَ وَإِيَّاكُمْ أَن تُؤْمِنُوا۟ بِٱللَّهِ رَبِّكُمْ إِن كُنتُمْ خَرَجْتُمْ جِهَٰدًا فِى سَبِيلِى وَٱبْتِغَآءَ مَرْضَاتِى تُسِرُّونَ إِلَيْهِم بِٱلْمَوَدَّةِ وَأَنَا۠ أَعْلَمُ بِمَآ أَخْفَيْتُمْ وَمَآ أَعْلَنتُمْ وَمَن يَفْعَلْهُ مِنكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَآءَ ٱلسَّبِيلِ

Yâ eyyühe'llezîne âmenû lâ tettehizû adüvvî ve adüvveküm evliyâe tulkūne ileyhim bi'l-mevedde ve kad keferû bimâ câeküm mine'l-hakk, yuhricûne'r-rasûle ve iyyâküm en tü'minû billâhi rabbiküm, in küntüm harectüm cihâden fî sebîlî vebtiğâe merdâtî, tusirrûne ileyhim bi'l-mevedde ve ene a'lemü bimâ ahfeytüm ve mâ a'lentüm, ve men yef'alhü minküm fekad dalle sevâe's-sebîl

"Ey iman edenler! Benim düşmanımı ve sizin düşmanınızı veliler edinmeyin — onlara sevgi ile ulaşıyorsunuz; oysa onlar size gelen hakkı inkâr ettiler, Rabbiniz Allah'a inandınız diye Elçi'yi ve sizi çıkarıyorlar. Eğer benim yolumda cihad etmek ve rızamı aramak üzere çıktıysanız… Onlara gizlice sevgi ulaştırıyorsunuz; oysa ben sizin gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da daha iyi bilirim. Sizden kim bunu yaparsa yolun tam ortasını şaşırmış olur."

Ayetin çevirisi zordur; cümlenin ortasında bir şart cümlesi vardır ve cevabı hazfedilmiştir. Aşağıda bunu ele alacağız.

Önce en kritik ayrımı kuralım: ولي ile مودة aynı şey değildir

Bu ayet, Kur'an'ın en çok sadeleştirilerek yanlış kullanılan ayetlerinden biridir. Sadeleştirme şöyle yapılır: "Ayet kâfirlerle dostluk kurmayı yasaklıyor." Bu cümle, iki ayrı kelimeyi birbirine karıştırdığı için ayetin söylemediği bir şeyi söyletir.

Ayette iki farklı kök var ve ikisi iki farklı şeye ait:

  • و-ل-ي (evliyâ) — bağlanma, arka çıkma, tarafında olma. Yasak fiilin nesnesi budur.
  • و-د-د (mevedde) — sevgi, gönül eğilimi. Yasak fiilin nesnesi bu değildir.

Cümlenin gramerine bakalım. Yasak tek bir fiildedir: لَا تَتَّخِذُوا۟أَوْلِيَآءَ — "veliler edinmeyin". Bu fiilin iki mef'ûlü var: adüvvî ve adüvveküm (birinci mef'ûl) ve evliyâe (ikinci mef'ûl). Yasaklanan iş budur: düşmanı velî konumuna yerleştirmek.

Peki tulkūne ileyhim bi'l-mevedde nedir? Bu, yasak cümlesine bağlı bir hâl cümlesidir — yani yasak fiilin nesnesini değil, o fiilin nasıl gerçekleştiğini tarif eder. Türkçeye şöyle döner: "…veliler edinmeyin — ki siz onlara sevgi ile ulaşmaktasınız". Cümle, velayetin hangi kanaldan aktığını gösteriyor: sevgi üzerinden.

Bu ayrımın gerçek olduğunun en güçlü delili, uzak bir yerde değil, aynı sûrenin altı ayet sonrasındadır:

عَسَى ٱللَّهُ أَن يَجْعَلَ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ ٱلَّذِينَ عَادَيْتُم مِّنْهُم مَّوَدَّةً "Belki Allah, sizinle onlardan düşmanlık ettikleriniz arasına bir mevedde koyar." (60/7)

Aynı kelime. Bir ayette suç aracı olarak geçiyor, altı ayet sonra Allah'ın koyacağı bir şey olarak. Eğer meveddenin kendisi yasaklanmış olsaydı, yedinci ayet birinci ayeti nakzederdi. Etmiyor. Öyleyse yasaklanan şey mevedde değildir.

O halde birinci ayette mevedde niçin zikredilmiştir? Çünkü olayda fiilen kullanılan araç odur. Ayet bir tanım yapmıyor, bir teşhis koyuyor: bu insanlar düşman saflarına geçmiş değiller; onlara bir yakınlık duygusuyla bir şey ulaştırıyorlar, ve ulaştırdıkları şey karşı tarafın işine yarıyor. Sevgi burada suçun kendisi değil, suçun sebebi ve taşıyıcısıdır.

Bu ayrım korunmadığında ayet iki yönde de bozulur. Bir yönde, insanî her yakınlığı suç sayan bir okuma çıkar — ki yedinci ve sekizinci ayetler bunu açıkça reddeder. Öteki yönde, ayetin gerçekten yasakladığı şey — kendi topluluğunun güvenliğini karşı tarafın eline vermek — görünmez olur.

وَلِيّ — velî

Kök و-ل-ي. Kökün somut anlamı yakınlık ve arada boşluk bırakmamaktır: iki şeyin, arasına bir üçüncü girmeyecek şekilde bitişik olması.

Türevler bunu açıkça gösteriyor:

  • وَلِيَ الشَّىءُ الشَّىءَ — bir şey bir şeyin hemen ardından geldi, ona bitişti.
  • الوَلِىّ — yağmurlarda, ilk yağmurun hemen ardından gelen ikinci yağmur. Arada boşluk yok.
  • وَالٍ (vâlî) — bir işin başına geçen, o işi üstlenen.
  • مَوْلَى (mevlâ) — ve bu kelime çift yönlüdür: hem efendi hem azatlı köle için kullanılır. Sebebi açıktır: kelime bir konum değil, bir bağ bildiriyor; bağın iki ucundaki de aynı adı alıyor.
  • أَوْلَى (evlâ) — daha yakın, daha öncelikli.
  • تَوَلَّى (tevellî) — ve burada kelime ikiye ayrılır: tevellâhu (ona yöneldi, onu üstlendi) ve tevellâ anhu (ondan yüz çevirdi). Yönelme ve sırt çevirme aynı kalıpta. Sebebi yine kök anlamıdır: her ikisinde de bir yön tutma vardır; yöneldiğinin yakınına gitmek, ötekinin uzağına düşmektir.

Buradan çıkan tanım şu: velî, aranda boşluk bırakmadığın taraftır. İşini havale ettiğin, arkanı yasladığın, senin adına konuşabilecek olan, seninle aynı safta duran.

Kelimenin Kur'an'daki kullanımı da hukukî ve siyasîdir, duygusal değil. Yetimin velîsi onun işlerini yürütür. Öldürülenin velîsi onun hakkını talep eder. Allah mü'minlerin velîsidir — yani onları üstlenendir, işlerini yürütendir ("Allah iman edenlerin velîsidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır", Bakara 2/257).

Türkçe "dost" çevirisi burada ayetin anlamını kaydırır. "Dost" kelimesi bizim dilimizde neredeyse tamamen duygusal bir kelimedir: sevdiğin, yakın hissettiğin kişi. Velî ise bir pozisyon bildirir. İkisini birbirinin yerine koymak, bir hukuk cümlesini bir duygu cümlesine çevirmektir. Ayetin yasakladığı şey birine ısınmak değil; birinin safına geçmek, onu kendi işlerine ortak etmek, ona karşı yükümlülük hissetmektir.

Nitekim ayet bu okumayı kendisi doğruluyor: dokuzuncu ayette yasak yeniden tanımlanırken kullanılan fiil أَن تَوَلَّوْهُمْ'dur — yani yine aynı kök, ve bu sefer tek başına, mevedde kelimesi olmadan. Sûre yasağını iki kez koyuyor; ikinci koyuşunda sevgiden hiç söz etmiyor.

مَوَدَّة — mevedde

Kök و-د-د. Ve bu kökün ilginç bir özelliği var: hem sevmek hem istemek, temenni etmek anlamını taşır.

  • وَدَّهُ — onu sevdi.
  • وَدَّ لَوْ — …olmasını istedi, temenni etti.

İki anlam bir arada bulunur; çünkü sevgi Arapçanın bu kelimesinde edilgen bir duygu değil, bir eğilim ve isteyiştir. Sevdiğin, hakkında bir şey istediğindir.

الوَدُود Allah'ın isimlerindendir: hem çok seven hem çok sevilen. Ve kelime Kur'an'da olumlu bağlamların en yükseğinde geçer: "İman edip salih amel işleyenlere Rahmân bir sevgi (vüdd) koyacaktır" (Meryem 19/96).

مَوَدَّة ise kökün mef'ale kalıbındaki masdarıdır ve sevginin dışa vurulmuş, ilişki kurmuş halini bildirir. Yani sadece içte duyulan bir his değil; karşı tarafa ulaşan bir şey. Nitekim ayet de tam bunu söylüyor: tulkūne ileyhim — ona doğru atıyorsunuz.

Ve şimdi ayetin en ince yerlerinden biri geliyor. İkinci ayete bakın:

وَوَدُّوا۟ لَوْ تَكْفُرُونَ "Ve sizin küfre dönmenizi istediler/arzuladılar." (60/2)

Aynı kök. Bir tarafta mü'minlerin karşı tarafa gönderdiği mevedde, öte tarafta karşı tarafın mü'minler hakkındaki vüddü. İkisi de و-د-د. Ve muhtevaları birbirinin tam tersi: biri "iyiliğini istemek", öteki "imanını kaybetmesini istemek".

Sûre bunu söylemek için ayrı bir cümle kurmuyor; aynı kökü iki ayette iki yönde kullanarak söylüyor. Ayetin eleştirdiği şey böylece netleşiyor: sorun sevginin kendisi değil, sevginin karşılıksız ve tek yönlü olması; birinin gönderdiği yakınlığın öbür tarafta bir başka şeye — imanın kaybını dilemeye — karşılık gelmesi.

تُلْقُونَ إِلَيْهِم بِٱلْمَوَدَّةِ — üzerinde durulması gereken bir "bi"

أَلْقَىل-ق-ي kökünün if'âl kalıbı: atmak, bırakmak, ulaştırmak. Kur'an'da somut kullanımları vardır: asânın atılması, Yûsuf'un kuyuya bırakılması, levhaların atılması.

Fiilin normal kullanımı nesneyi doğrudan alır: elkā'ş-şey'e — şeyi attı. Ama burada araya bir بِ girmiş: tulkūne ileyhim bi'l-mevedde. Bu harf, klasik tefsir ve gramer tartışmasında iki farklı okumaya yol açmıştır:

Okumabi harfinin işleviCümlenin anlamı
1Zâid (fazladan gelmiş, anlamı değiştirmeyen pekiştirme harfi)"Onlara sevgi(nizi) ulaştırıyorsunuz." Atılan şey sevginin kendisi.
2Sebep ya da vasıta bildiriyor; fiilin asıl nesnesi hazfedilmiş"Onlara sevgi sebebiyle / sevgi ile (haber) ulaştırıyorsunuz." Atılan şey haberdir; sevgi onu taşıyan saiktir.

İkinci okuma, yukarıda anlatılan nüzul olayıyla birebir örtüşür: gerçekten atılan, gönderilen bir şey vardır — bir mektup — ve onu gönderten şey sevgidir. Fiilin nesnesinin söylenmemiş olması da bu okumaya uyar: söylenmemiştir, çünkü muhataplar neyin gönderildiğini zaten bilmektedir.

İki okumanın pratikte birleştiği yer şudur: her iki halde de bir şey içeriden dışarıya çıkmaktadır, ve çıkışın sebebi bir duygudur. Ben ikinci okumayı daha güçlü buluyorum; ama bu bir tercihtir ve bağlayıcı değildir.

عَدُوِّى وَعَدُوَّكُمْ — sıranın anlamı

عَدُوّ — kök ع-د-و: haddi aşmak, tecavüz etmek, bir sınırın ötesine geçmek. Aynı kökten udvân (saldırganlık), i'tidâ (haddi aşma), adâ (koştu — yani bulunduğu yerden çıktı) gelir. Kelimenin merkezinde sınırı çiğneme vardır; yani düşmanlık burada bir duygu değil, bir ihlâl olarak adlandırılıyor. Bu ayrıntı, sekizinci ayetteki ölçütü şimdiden hazırlıyor: mesele hislerde değil, fiilde.

Kelime tekil gelmiş (adüvv), çoğul değil. Bu kökün bu kalıbı Arapçada masdar gibi kullanılır ve hem tek kişi hem topluluk için aynı biçimde söylenir; Kur'an başka yerlerde de böyle kullanır.

Sıra dikkat çekicidir: "benim düşmanım ve sizin düşmanınız." Allah'ın düşmanlığı önce geliyor.

Bunun iki sonucu var:

Birincisi: Düşmanlık kişisel bir husumet olarak tanımlanmıyor. Ölçü, "sana kim kötülük yaptı" değil; hakka karşı hangi konumun alındığı. Yani ayet bir kan davası mantığı kurmuyor.

İkincisi — ve daha önemlisi: Tam da bu sıralama, düşmanlığın değişebilir olduğunu ima eder. Kişisel husumet kalıcı olabilir; ama konumdan doğan bir düşmanlık, konum değiştiğinde biter. Yedinci ayet bunu açıkça söyleyecektir.

يُخْرِجُونَ ٱلرَّسُولَ وَإِيَّاكُمْ أَن تُؤْمِنُوا۟ بِٱللَّهِ رَبِّكُمْ

"Elçi'yi ve sizi çıkarıyorlar — Rabbiniz Allah'a inandığınız için."

Burada iki nokta var.

Birincisi, fiilin kipi. Yuhricûne muzâridir — geçmiş zaman değil. Oysa çıkarma olayı olup bitmiştir; hicret geride kalmıştır. Muzârinin işlevi burada sahneyi canlı tutmaktır: olayı bitmiş bir vaka olarak değil, gözünüzün önünde sürüyormuş gibi anlatır. Türkçede de yaparız: "adam kalkıyor, kapıyı çarpıp çıkıyor" — geçmiş bir olayı şimdiki zamanla anlatmak.

Ama bir ikinci işlevi daha olabilir: çıkarma tavrının devam ettiğini bildirmek. Yani olay bitti, tutum bitmedi.

İkincisi, çıkarılmanın gerekçesi. أَن تُؤْمِنُوا۟ بِٱللَّهِ رَبِّكُمْ — burada en ile başlayan yapı sebep bildiriyor (gramerde mef'ûlün leh): "Allah'a iman ettiğiniz için".

Bu kayıt basit görünür ama sûrenin bütün mantığını taşır. Ayet, karşı tarafın yaptığı işi tarif ederken tek bir sebep sayıyor: iman. Bir mülk anlaşmazlığı değil, bir kan davası değil, bir sınır ihtilafı değil. İnsanlar yurtlarından, inandıkları için çıkarılmışlardır.

Ve bu, sekizinci ayetin ölçütünün öteki yüzüdür. Sekizinci ayet, savaşmayan ve çıkarmayanla ilişkiyi serbest bırakacaktır. Burada ise çıkaranın niçin çıkardığı söyleniyor: fi'd-dîn. Sûre, hem yasağın hem serbestliğin sınırını aynı ölçüye bağlıyor.

رَبِّكُمْ kelimesinin seçimi de ayrıca anlamlı. "Allah'a inandığınız için" denebilirdi; "Rabbiniz Allah'a" deniyor. Fâtiha'da görüldüğü gibi rabb, sahip olup terbiye eden, yetiştirendir. Yani cümle şunu ima ediyor: sizi yetiştirene bağlandığınız için sizi yetiştiği yerden çıkardılar.

İki paranteze alınmış cümle

Ayetin uzunluğu bir üslup tercihidir; cümle iki kez kendi akışını kesiyor.

Birinci kesinti — cevabı söylenmemiş şart:

إِن كُنتُمْ خَرَجْتُمْ جِهَٰدًا فِى سَبِيلِى وَٱبْتِغَآءَ مَرْضَاتِى "Eğer benim yolumda cihad etmek ve rızamı aramak üzere çıktıysanız…"

Şartın cevabı yok. Arapçada bu, hazif yoluyla yapılan bilinen bir vurgu tekniğidir: cevap söylenmez, çünkü söylenmesi gereken şey zaten ortadadır ve söylenmemesi onu daha ağır hale getirir. Türkçede de böyle konuşuruz: "Madem söz verdin…" — cümle orada biter, gerisi muhatabın vicdanına bırakılır.

Cevabın ne olduğu konusunda müfessirler şu doğrultuda birleşir: "…öyleyse onları veliler edinmeyin." Yani şart, baştaki yasağa geri bağlanıyor.

Ama hazfin işlevi sadece vurgu değil. Şart cümlesi aynı zamanda bir hatırlatmadır: sen bir yerden çıktın. Karşı tarafın seni çıkarması az önce anlatıldı (yuhricûne… ve iyyâküm); şimdi senin kendi çıkışın anılıyor (harectüm). Aynı kök, iki fâil: onlar çıkardı, sen çıktın. Ve senin çıkışının bir sebebi vardı — cihâden fî sebîlî ve'btiğâe merdâtî.

جِهَاد — kök ج-ه-د: güç harcamak, takat sarf etmek, zorlanmak. Cehd — çaba. Cühd — güç, takat. İctihâd — bir meselede bütün gücünü harcamak. Kökün merkezinde savaş değil, zorlanma vardır; savaş bu zorlanmanın bir biçimidir, tamamı değil.

ٱبْتِغَآء — kök ب-غ-ي: aramak, istemek. İlginçtir ki aynı kök bağy (haddi aşmak, azgınlık) kelimesini de verir — Bakara 2/90'da bağyen olarak geçmişti, "çekemeyerek". Kökte ortak olan şey şiddetli bir isteyiştir; yön iyiye dönerse arayış, kötüye dönerse taşkınlık olur. İftiâl kalıbı (ibtiğā) ise çabayı ve devamlılığı bildirir: aranıp durmak.

İkinci kesinti — tekrar:

تُسِرُّونَ إِلَيْهِم بِٱلْمَوَدَّةِ "Onlara gizlice sevgi ulaştırıyorsunuz."

Cümle neredeyse birinciyle aynı; tek fark fiilin değişmesidir: tulkūnetusirrûne.

أَسَرَّ — kök س-ر-ر: gizlemek. Aynı kökten sırr, serîre (içte tutulan), ve — dikkat çekici biçimde — sürûr (sevinç) gelir; klasik izaha göre sevincin izi yüzde belirir ama kaynağı içeridedir. Ve bu kök de ezdâd sayılanlardandır: eserre hem "gizledi" hem bazı bağlamlarda "açıkladı" anlamında kullanılmıştır.

Tekrarın işlevi şudur: birinci cümle fiili anlatıyordu, ikinci cümle fiilin niteliğini ekliyor. Aynı iş, ama gizlice yapılıyor.

Ve gizlilik, ayetin teşhisini tamamlar. Bir şeyi gizlemek, onun yapılmaması gerektiğini bilmenin en açık delilidir. Kimse doğru bulduğu bir işi saklamaz. Ayet suçlamayı bu yüzden ağırlaştırmıyor da; sadece kişinin kendi bildiğini ortaya koyuyor.

وَأَنَا۠ أَعْلَمُ بِمَآ أَخْفَيْتُمْ وَمَآ أَعْلَنتُمْ

"Oysa ben, gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da daha iyi bilirim."

Dizimdeki en dikkat çekici şey burada: hitap birinci tekil şahsa geçiyor. Ayet boyunca "Allah" üçüncü şahısta anılmamıştı zaten — adüvvî, sebîlî, merdâtî (düşmanım, yolum, rızam) — ve şimdi أَنَا۠ (ben) zamiri açıkça söyleniyor.

Bu, Kur'an'da iltifat denen (hitabın yön değiştirmesi) tekniğin bir örneğidir, ama buradaki kullanımı özeldir: cümlede gizlilikten söz ediliyor, ve gizliliğin karşısına doğrudan Allah'ın kendisi konuyor. "Bir şeyler gizlediniz" demiyor; "gizlediğinizi ben biliyorum" diyor. Araya kimse konmuyor.

أَخْفَيْتُمْ / أَعْلَنتُمْ — gizlemek / açığa vurmak. İkisinin birlikte anılması Kur'an'da yaygın bir kalıptır ve işlevi şudur: bilginin kapsamı ikiye bölünüp ikisi de sayılınca, geriye kapsam dışı bir alan kalmaz.

Bir ayrıntı: ahfeytüm önce geliyor, a'lentüm sonra. Sıra bağlama uygun; söz konusu olan şey gizli yapılmıştı.

وَمَن يَفْعَلْهُ مِنكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَآءَ ٱلسَّبِيلِ

"Sizden kim bunu yaparsa, yolun tam ortasını şaşırmış olur."

سَوَآء — kök س-و-ي: denklik, düzlük, eşitlik. Sevâ, iki şeyin birbirine eşit olmasıdır; istivâ, bir şeyin doğrulup düzgün hale gelmesidir; sevî dengeli ve kusursuz olandır.

سَوَآءُ ٱلسَّبِيل tamlaması ise "yolun ortası, tam ortadan giden hattı" demektir — yolun kenarı değil, merkez çizgisi.

Bu tamlamanın seçimi cümleyi ağırlaştırıyor. "Yoldan çıktı" denmiyor; "yolun ortasını kaçırdı" deniyor. Fark şudur: yolun ortasını kaçıran kişi henüz yolun dışında değildir; ama merkezden ayrılmıştır ve gittiği hat onu dışarı çıkaracaktır.

Bu, sûrenin sertliğini okurken akılda tutulması gereken bir kayıttır. Ayet, tarif ettiği kişileri iman dairesinin dışına atmıyor. Hitap zaten "ey iman edenler"dir ve o hitap ayetin sonunda geri alınmıyor. Söylenen şey, bir müminin yaptığı ağır bir yanlıştır — bir dinden çıkış ilanı değil.

Nitekim nakledilen olayın sonucu da bu okumaya uyar: kişi cezalandırılmamıştır.

فَقَدْ şartın cevabına giriyor, kad ise mâzî fiille birlikte kesinlik bildiriyor. Yani sonuç ihtimal olarak değil, gerçekleşmiş bir hüküm olarak konuyor.

Ayetin bugüne bakan yönü

Birincisi: bir zaafın adı doğru konulunca. Ayetin hedef aldığı şey ideolojik bir sapma değil; çok tanıdık bir insanî mekanizmadır — kendi yakınlarını güvenceye almak için bulunduğun yapıya ait bir bilgiyi dışarı taşımak. Bunun bugünkü karşılıkları çoğaltılabilir: bir kurumdaki bilgiyi akrabaya sızdırmak, bir sorumluluk alanını kişisel ilişkilerin devamı için kullanmak. Ayetin dikkat çekici yanı, bu davranışı kötü niyete değil, iyi bir duyguya bağlamasıdır. Kötü niyetten korunmak kolaydır; iyi duygunun yanlış yere akmasından korunmak zordur.

İkincisi: iki şeyi ayırt edememenin bedeli. Yukarıda kurulan ayrım — velayet ile sevgi — bugün de kolayca çöker. Bir topluluk, dışarıdaki herkese karşı duygusal mesafe koymayı bir sadakat ölçüsü haline getirebilir; ya da tersine, duygusal yakınlığı sınırsız bir taraf değiştirme özgürlüğü sayabilir. Sûre ikisini de kesiyor. Ayrımın çizgisi duyguda değil, kimin işini kimin yürüttüğündedir.

Üçüncüsü: gizliliğin kendisi bir teşhistir. Ayetin tusirrûne diyerek fiile eklediği kayıt, bir ahlâk testi olarak bugün de işler: yaptığın işin doğruluğundan emin olup olmadığını anlamanın en basit yolu, onu kimlerden sakladığına bakmaktır.


Bu bölümde çözümlenen kökler

و-ل-يو-د-د

Mümtehine sûresinin tamamı