كَمَثَلِ ٱلَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ قَرِيبًا ذَاقُوا۟ وَبَالَ أَمْرِهِمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ
"Tıpkı kendilerinden az önce geçenler gibi: yaptıklarının vebalini tattılar; onlar için acı bir azap da vardır."
Kim kastediliyor? Kur'an söylemiyor. Rivayetlerde iki ihtimal zikredilir: Medine'den daha önce çıkarılan bir başka topluluk (Benî Kaynukā'), ya da Bedir'de yenilgiye uğrayan Mekkeliler.
Kaynaklar bu konuda ayrılır ve kesin bir tercih için yeterli veri yok. İkisi de "yakın zaman" kaydına uyar.
Kelimenin işlevi ise kim olduğundan bağımsız olarak açıktır: karîben — "yakın zamanda". Yani örnek uzak tarihten değil; muhatapların kendi hafızasından veriliyor.
Bu, Kur'an'ın delil verme biçimlerinden biridir. Uzak kavimlerin helâki (Âd, Semûd) anlatıldığında muhatap "o başka bir çağdı" diyebilir. Yakın bir örnek verildiğinde bu kaçış kapanır.
Kök: و-ب-ل. Ve kökün somut anlamı bir yağmur türüdür: وَابِل (vâbil) — iri taneli, şiddetli sağanak.
Bu kelime Bakara sûresinde geçmişti: "Üzerinde toprak bulunan kaygan bir kaya gibi; ona şiddetli bir yağmur isabet eder de onu çıplak bırakır" (Bakara 2/264); ve hemen ardından olumlu bir bağlamda tekrar (2/265).
Kökün diğer kolu: vebîl, sindirimi zor, ağır gelen yiyecek ya da sağlıksız hava. Vebâl, bir işin ağır sonucu.
İki anlam nasıl birleşiyor? Ortak çekirdek ağırlıktır: iri taneli yağmur ağır düşer, ağır yemek mideye oturur, kötü bir işin sonucu sırta biner.
Yani yaptıkları şey bir yiyecek olarak tarif ediliyor, sonucu da hazımsızlık. Fiil (tatmak) ve nesne (ağır gelen şey) aynı alandan seçilmiş.
Kur'an "tatmak" fiilini azap için sık kullanır ve bunun bir sebebi vardır: tatmak, en doğrudan ve en kişisel duyudur. Görmek uzaktan olur, işitmek uzaktan olur; tatmak temas gerektirir ve başkasına devredilemez.